BİR
GÜL CEMRESİ
BEKLİYORUZ
Bundan 1434 sene önce, milâdî
571 yılının
20 Nisan
(12
Rebîülevvel, Pazartesi) sabahında güneş doğmadan az
önce dünyayı şereflendiren,
bütün zaman ve mekânları Hakk’ın nûruyla
aydınlatan,
“Âlemlere Rahmet”
olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in
“Kutlu Doğum Haftası”nı idrâk
ettiğimiz bu “Gül Mevsimi”nde;
Cenâb- ı Allah’ın
gönüllerimize Gül Cemresi düşürmesi niyâzıyla…
“Örtün, üstümü örtün!..”
Yüreğim üşüyor… “Gül”den ayrı düşen
yüreğim, buz dağına döndü, üşüyorum… Kanadı kırık sevdâların
şehbâl açtığı yüreğimde, Gül Yetimleri’nin hüznünü
bölüşüyorum…
“Örtün, üstümü örtün!..”
Üşüyor yüreğim…Yüreğimi gül yaprağıyla örtün
ki, her yanımı “Gül” kokuları bürüsün... “Gül”
esintileriyle handân olan yüreğim, âteş-i aşka düşüp “Gül”ün
gölgesinde yürüsün... Rûhum gülistana dönerken; yüreğim “Gül”
aşkıyla kavrulsun ve Muhabbetullah’ın âsûde ikliminde
inşirâh bulsun…
“Örtün, üstümü örtün!..”
Yüreğim üşüyor... “Gül”ün nefesiyle
kor hâline gelen bir ateş düşsün ki yüreğime, ılık bahar
meltemlerinin getirdiği ebr-i nîsan ile kalbimdeki buzlar
kelep kelep çözülsün … Kalplerden taşıp, göz pınarlarından
çağlayan “Gül” kokulu şebnemler, rahmet olup
yanaklardan süzülsün... Erisin Gül Cemresi’yle yürek
yaylasındaki karlar... Yıllardır beklediğimiz bu son
cemreyle kalbimize demir atsın cennet-âsâ baharlar...
Üşüyor
yüreğim… Bir bahar tebessümüdür özlediğim…Bir Gül
Cemresi’dir beklediğim… Cân evime öyle bir cemre düşsün
ki, yüreğim sevgi çerâgıyla “gönül” hâline gelsin…
Gönüldeki sevdâlar, cezir vakti kanat çırpan bir ak
güvercin olup Mâverâ’ya yükselsin… Kalpteki masivâ ateşi
sönsün... Kıbleden gelen ışığın İlâhî tecellîsiyle süveydâ-i
kalp nûra dönsün… Hakk’ın inâyetiyle; beşeriyeti varlık
bestesine kavuşturan, insanlığı kendi fıtrat yüzüyle
tanıştıran ve Âdemoğlundaki muhabbeti, Muhammedî sevdâlarla
buluşturan bir Gül Cemresi düşsün yüreğimize...
Bir Gül Cemresi bekliyoruz…
Kalplerin, “Sonsuz Nûr”un
rehberliğinde yeniden hayat bulması için… Yüreğimizdeki her
hücrenin besmeleyle yeniden kendine gelmesi için… “Gül”e
sevdâlanan ve İlâhî aşkla yanan gönüllerin yeniden yaratılış
sırrında karar kılması için... Ve nihâyet sonsuzluk
nağmelerini idrâk eden “Gül”e pervâne sînelerde gülün
herdem canlı kalması, ruhların ebediyyen gülmesi için, bir
“fasl-ı ganîmet” olan Gül Cemresi
bekliyoruz…
Bir
Gül Cemresi bekliyoruz…
O cemre
ki, İlâhî sevdânın nûruyla gönüllerimizi gül-deste eden,
efsûnkâr güzelliklerle kalplerimizi dil-beste eden bir
muhabbet fermânıdır... O cemre ki, yüreklerimizdeki
küllenmiş sevdâları kor hâline getirip tutuşturan,
gönüllerimizdeki firkât ateşini rahmet deryasına kavuşturan,
“Kevser akan, “Gül” kokan” güzelliklerle
hissiyatımızı buluşturan bir vuslat çağlayanıdır... O cemre
ki, dilin söyleyemediğini anlatan, sözün ifâde edemediğini
âşikâr eden bir “Hüsn-ü Aşk” destanıdır... O cemre
ki, Hz. Âdem’in niyâzı, Hz. İbrahim’in duâsı, Hz. Îsa’nın
müjdesi, Hz. Âmine’nin rüyâsı olup, “Levlâke levlâk...”
sırrının tercümânıdır… Hülâsâ o cemre, gönül yaralarımızın
“Gül” mushaflı dermanıdır....
Bir
Gül Cemresi bekliyoruz…
Gül
Cemresi düşen yürekler; hidâyet bularak hayâtiyet
kazanır, kıyısı olmayan rahmet ummânına yelken açarak “Mutlak
Hakikat”i tanır ve sevgilerin en yücesi adına “Gül”
yüzlü sevdâlarla hemhâl olarak âyet âyet yıkanır... O halde
gelin hep berâber, “Gül” dalından bir mızraba râm
olup, gönül tellerimizi “Gül” aşkıyla akort edelim
ki, gönlümüz “Gül”le meftûn olsun, hazâna eren
kalbimiz bu kutlu cemreyle yeniden baharı bulsun....
Yüreğimizde katmer güller açılsın, ömür defterimizdeki “sedir”den
sayfalar boş kalsın ve her hâlimiz “gül” yapraklarına
yazılsın…Ve böylece bizler de; “Gül Mevsimi”nin
ferah-fezâ ikliminde yeni bir bahara uyanalım ve mest ü
mâhûr bir hayata yeniden merhabâ diyelim…
Şâirin;
“ Esti nesîm-i nevbahar, açıldı güller subh-dem”
dediği bir zaman dilimindeyiz... Şimdi “Gül Mevsimi”ndeyiz...
Bahardaki dirilişi yaşıyoruz... Her bahar gülün goncaya
durmasına; her gül de; bir dirilişe, bir uyanışa, bir
rahmete vesiledir… Zâten baharın bir adı da “gül mevsimi”
değil midir? Bu sebeple bahara; “vakt-i gül, mevsim-i
gül, devr-i gül” denilmemiş midir.... Bu yılki
baharımız; Ay ve Güneş’in “Gül” faslına berâber
şâhitlik ettiği müstesnâ bir bahardır... Çünkü, “seyyidü
ezhârü’l cenneh” (cennet çiçeklerinin serveri) diye
vasfedilen katmer gülün açılma vaktiyle, “Kâinatın
Solmayan Gülü”nün dünyaya teşrifleri aynı zamana -
kamerî ve milâdî aynı tarihe- tevâfuk etti... İnşâ’Allah bu
güzel buluşma; beşeriyetin gönlünde “Gül”
tomurcuklarının açılmasına, yeni bir müjdeli şafağın
sökmesine ve hasret kaldığımız gerçek baharların yeniden
gönül semâlarımızda tulû etmesine vesile olur…
Gündönümünü yaşadığımız bu zaman dilimindeki niyâzımız,
gündönümlerinin artık “Gül” dönümü olması… Bu Gül
Mevsimi’nde; hem başı dik dağın, hem de boynu
bükük sümbülün hâlet-i rûhiyesiyle, her ölçümüzü “Gül”den
alalım; kalbimize, aklımıza, irâdemize ve duygularımıza “Gül”ün
gösterdiği istikâmette yön verelim... Mânanın vârisleriyken,
maddenin köleliğinde körelip âmâ hâline gelen gözümüzü ve
gönlümüzü “Gül”ün nûruyla ışığa kavuşturalım… Eğer
bizler; hayatın her karesini besmeleyle fetheder ve “Yeşil
Köşkün lâmbası”nı “Gül”ün nûruyla
yakabilirsek; işte o zaman; gönlümüz gülşen, çehremiz rûşen,
çevremiz şen olacak; duygularımıza “Gül”e mümâsil
bir renk, ölçülerimize“Gül Devri”nden bir mihenk
gelecek ve dünyamız, “Gül” mihverli bir ahenkle
gülecektir…
Fakat ne çâre
ki, yıllardan beri “Gül Mevsimi”nin gül-efşân
güzelliklerini idrâk edemiyoruz bir türlü... Ne yazık ki,
hazân eriyor hayatımıza, bahar gelmeden... Ve şimdi, “Hüzün
Yılı”nın en hazin günlerinden daha kederli bir zamanı
yaşıyoruz ... Kutlu Emânetin Emîn Mimârı’ndan bize
kalan ve “iki büyük emânet” olan “Kur’an
ve Sünnet”e hakkıyla sahip çıkamıyoruz... Kur’an
sadece evimizin duvarında asılı kaldı; Sünnet ise ne acıdır
ki önemsenmez oldu, tartışılır hâle geldi ve inkâra
başlandı… Heyhât!.. Bizler bu emânetlere sahip çıkmak şöyle
dursun, “Gül” mushaflı sevdâmızı yok etmek
isteyenlere bile sesimizi çıkaramıyoruz; yalnızlıktan,
yılgınlıktan, yorgunluktan ve âcizlikten....
“Gül”ü
gerçek mânâsıyla gönlümüze hâkim kılamadığımız, O’nun
mübârek “İz”inden ayrıldığımız için; yalnızız,
yılgınız, yorgunuz ve âciziz... Yalnızlığımız; Müslüman
olarak birbirimizi kâmil mânâsıyla sevememekten, vahdetten
ayrılıp kesrete düşmekten ve kardeşliği unutup tefrikada
karar kılmaktan... Yılgınlığımız; madde ile mânanın, ilim
ile îmânın, akıl ile kalbin terkîbini yapamamaktan, kalem,
kılıç ve âsâyı; alınteri ve duâ ile yoldaş edememekten....
Yorgunluğumuz; “Gül”ün gölgesinde nefeslenmeyip,
nefsin peşinde bîtap düşmekten ve maddeye esir olup dünyayı
kalbimize yüklemekten… Ve âcizliğimiz ise; “En
Azîz” olanı unutup, “Emrolunduğun gibi dosdoğru
ol” ölçüsünü terk etmekten, İslâm hakikatinin insana
yüklediği keyfiyeti hakkıyla anlamayıp, bunun yerine,
nefsânî arzularımızı ikâme etmekten, Kur’an ve Sünnet
çizgisini bırakıp, “Gül”ün muazzez ikliminden
uzaklaşmaktan… Yâ Rabbi!.. Hakk’ı bilmeyi, hakikati ölçü
almayı, “Gül”ün gölgesinde kalmayı, “Gül”
aşkını gönlümüze hâkim kılmayı, “Gül”ün emrettiği
gibi kardeş olmayı, “Gül” yaprağıyla dünyadaki bütün
mazlumların gözyaşını silmeyi ve “Gül” ikliminde
kendimizi bulmayı bizlere yeniden nasip eyle... “Yâ
Rabbi!.. Dünyayı elimizden alma, fakat kalbimize de koyma…”
Ey En
Güzel Gül!... Ey Şâh-ı Rusül!... Sen Rabbinden “Eşyânın
hâkîkatini öğrenmeyi” talep ederken, bu muazzam
duânın sırrına eremeyen biz kalbi vîrâneler ise; hâkikâtini
bilmediğimiz eşyalara sâhip olmak için ömür sermâyemizi boş
yere tüketiyor ve evlerimizdeki eşya kalabalığı içinde “Hakikat
Sırrı”nın farkına bile varmadan beyhûde yere yorulup
tükeniyoruz...
Aslında
bizler; Efendimiz’in teri gül koktuğu için, gülü her
kokladığında salâvat getiren; gül yaprağının yere
dökülmesini dahi günah addederek, kitap sayfaları arasında
itinâ ile gül yaprağı kurutan bir medeniyetin
vârisleriyiz... Bu “Gül Mevsimi”nde ellerimizi yaprak
yaprak semâya açarak; aziz milletimizin gönlünün yeniden “Gül”e
yâr olması için duâ edip yalvaralım... Güzelliklerin hicret
ettiği, huzurun terk-i diyâr edip gittiği bu mübârek vatan
topraklarında yeniden “Gül” fidelerinin filiz vermesi
için Hakk’ın dîvânına gözyaşlarıyla varalım... Çünkü, “Gül”
kokusundaki aşk rüzgârlarından nasipdâr olanlar, seher vakti
sevda yaylasının yollarını gözyaşlarıyla aşındırırlar..
Öyleyse gelin hep birlikte, gönlümüzün sesini, gözyaşıyla
ıslattığımız “Beyaz Dilekçe”lere cümle cümle dökerek:
‘Yâ Erhame’r-Râhimîn!.. Yeni bir Gül
Cemresi düşür Ademoğlunun gönlüne…Bu garip ümmete baharı
soluklat yine… Yeniden döndür kahraman milletimi tarihî
mefâhirine…’ duâsını Cenâb-ı Allah’a arz edelim... “Âlemlere
Rahmet” olan “Kâinatın Efendisi”den de şefâat
isteyelim: ‘Ey Emsâli Olmayan Gül!.. Kalmadı bu mazlum
ümmette, bu aziz millette artık tahammül, ne olur bize de
bir gül, tebessümünle şâd olsun her mü’min gönül’ diyelim…
Duâlarımız odur ki, son
nefesinde bir demet gül isteyip, onu koklayarak rûhunu
teslim eden Hz. Ali (r.a.) gibi, bizim ömrümüzün bidâyeti
de, nihâyeti de, ilk faslı da, son faslı da Fasl-ı Gül
olsun… Ve gönlümüz dâima “Gül” aşkıyla
dolsun...
“Gül Mevsimi”nde, Gül
Yetimleri’nin “Gül’e sevdâlı yüreklerini Gül
Cemresi’nden mahrum bırakma Yâ Rabbi!..
Gül Efendim, gülümse
bize… “Gül” yüzünden nur yağsın yüreklerimize…
Yalnızız, yılgınız, yorgunuz, âciziz, perişânız, günahkârız,
öyle muhtacız ki şefâatinize... Ne olur imdâd eyle bize...
“Erir canlar o Gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından,
Güneş
titrer, yanar dîdârının bak, ihtirâsından,
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûlallah…”

http://www.muhammedmustafa.net/
|