|

Gül Vurgunu
Ne ile îzâh etmeli güle
düşkünlüğümüzü?
Ciltler dolusu mânâ katmanlarını naif bir varlıkla aşmaya çalışmak..
kısacık ömürlü, kırılgan bir çiçeğe benliğimizdeki derûnî hisleri
yüklemek... Gülün incecik bedeni o denli güçlü ki, bizlerin taşımakta acze
düştüğü acı, dert ve hasretleri, o bir yük olarak görmüyor. O, her çağ ve
coğrafyada, herkesin derdini ruhuna dolduruyor.
"Bülbül, ağaran vakte kadar kan
ağlarmış gülün dalında. Gülün beyaz olan rengi, kanlı gözyaşları sebebiyle
kıpkırmızı kesilmiş..."
Hep gül hikâyeleri dinledik; gül hikâyeleri anlattık nesilden nesile…
Giyindiği mânâ esvabıyla çağların aşındıramadığı bir mazmun olan gül 'aşk
yürüyüşleri'nin timsâli olarak ölümsüzlüğe ermiştir. Uzayda dönüp duran
dünyanın, bütün devirlerinden, muhtelif milletlerinden ve vefakâr
topraklarından Sonsuz'a uzatılan bir senâdır gül. Yahya Kemâl, gülü sanki
bir buhur gibi ruhumuza doldurmak ister:
'Hâfız'ın kabri olan bahçede bir
gül varmış,
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,
Gece bülbül, ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şirâz'ı hayâl ettiren âhengiyle.'
Bizim Gül'ümüz
ve 'Gül' diye sevdiğimiz O'dur (sas). O'nun gibi Gül bir kez açtı, bir
daha açmayacak. Su Kasîdesi'nde Fuzulî; bahçevanın şahsında O'ndan sonra
gelecek insanların hepsine bu acı gerçeği haykırır:
'Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gül-zâre su'
(Bahçıvana söyleyin, boş yere gül
bahçesini sulayarak zahmet çekmesin, sele versin. Zîrâ, bin kere de
sulasa, bin bahçe de sulasa, o Gül gibi bir gül daha açmaz.)
Bütün şiirler
O'na yazıldı, türküler hep O'na yakıldı, şarkılar O'nu çağırdı yıllar
yılı. Ama bazen farkında olduk bunun; bazen şuursuzca ne aradığımızı
bilmeden bir sevgili arayışına düştük. İnsan ezelî kopuşun yakıcılığını
hâlâ ruhunda hissediyor; belki bu yüzden ruhunu ana parçaya götürecek bir
damar arayışına düşüyor, yüreğindeki yangının harını alacak aşk nağmeleri
söyleyip duruyor. Sezai Karakoç, içimizdeki büyük parçaya olan hasrete
ayna tutar mısralarında:
'Suna dedimse Sen, Leylâ dedimse
Sen'sin
Sen'i saklamak için görüntülerinden faydalandım Solome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam
Öylesine âşikârsın bellisin'
Soğuk kış
gecelerinde, titrerken duvarların arasında, diriltici nevbaharlar bekledik
bir gül hasretiyle. Kapımız her çalındığında, ondan bir selâm alma
heyecanını yaşadık. Yaptığımız bahar çağrıları da gül idi. Bahar da, gülün
müjdesini sırtında taşıyan sâdık bir yâren değil mi? Ve hâlâ her bahar
havası çalındığında Gül'ün ayak sesleri işitilir.
Son dönemlerde Gül’e yazılan şiirlerde mânâ örtülü olarak verilmekte. Ey
"Gül şiiri" yazan, Gül'e şiirler yazan şâir! Neden bir yandan gülü açık
edip herkesi davet ederken, diğer yandan kıskançlık eder herkesten
saklarsın. Hem anlaşılmak için feryât edersin; hem ketûm kalabilmek için
sükût… Yoksa aşkın çekiciliği hem açık hem gizli; kâh yakın kâh uzak
oluşunda mı? Gül'ü alenîleştirmekten çekinmenin, onu bir buzlu camın
ardında tutmanın zamanı dolmadı mı daha?
Ey şâir; sanatçı, Yunusça 'gül vurgunu' olmalıdır. O'na (sas) olan aşkını
herkese dupduru haykırabilmelidir:
'Sordum sarı çiçeğe: Gül sizin ne'niz olur?
Çiçek eydür derviş baba: Gül Muhammed (sas) teridir.'
Bekir Biçer
|