|

O'nu hissetmeyen neyi hissediyor
ki?
Ya
Rasûlallah!
Modern zamanların kuyularına düştük. Ne Yusuf rahmeti yağıyor üzerimize,
ne kervan geçiyor buralardan. Elif elif sözlerini ruh kuyularınıza ip diye
kim sarkıtsın? "Dosdoğru" hayatını, hayatımıza ışık diye kim sunsun?
Sokaklarımızdan günah akıyor ya Rasûlallah. Bu günahlar, insanlarımızın
gönlünü kararttı; bunun için yüzler gülemiyor, endişeli ve korkak. Sen'in
nezaketine, mütebessim yüzüne ne kadar muhtacız.
Arkadaş arkadaşa, insan insana konuşurken bile savaş hâlindeyiz.
Hapsedilen ruhumuzun fiziksel çırpınışlarını yaşıyoruz. Aslında bu
yaşadıklarımız, kendimizin kendimize isyanıdır, hepimiz, kendi acılarımızı
başkalarında test etmeye kalkışmışız. Herkes fiziksel kıyameti beklerken,
yoksa biz ruhsal kıyametimizin sürecine mi girmişiz? Bu kopan, dağılan,
savrulan ruhumuzun, kişiliğimizin, kimliğimizin hâli nedir? Herkesin
"nefsî nefsî" diyecek olduğu günlerin geleceğini Sen'den duymuştuk. Şimdi
"ben"lik imparatorluk kurmuş ya Rasûlallah. Evde kurmuş, okulda kurmuş,
çevrede kurmuş; devletlerde kurmuş, tüm dünya "ben"in baskısı altında
inliyor. Kıyamet, kendilerine yabancılaşan insanlara Allah'ın son
hatırlatması gibi geliyor bana. Şimdi herkes yabancı. "Dost"un
sözlüklerden bile adı silinmiş.
Sen'in şefkatine ne kadar
muhtacız!
Fakirler Sana
gelir, Sen'de huzur bulurdu. Çocuklar Sen'i görünce gülümserdi. Kadınlar,
Sen'de, mutluluklarının sırrına ulaşırdı. Hayvanlar bile Sen'i
gördüklerinde dayanamaz, alabildiğine çölün özgürlüğüne koşarlardı.
Hele yetim ve öksüzlere karşı davranışın! "Müslümanlar içindeki en güzel
ev, iyi davranılan bir yetimin olduğu evdir. Müslümanlar içindeki en kötü
ev de, kötü davranılan bir yetimin olduğu evdir" buyurdun. Sana inanan
bütün yetimler, Sen'i gördüklerinde içleri kaynar, gözleri boşalırdı.
Ben, bunu şundan biliyorum. Bir zamanlar, yetim ve öksüz çocukların
barındığı bir mekândaydım. Hepsi birer problem durumuna gelmiş olan o
çocuklara Sen'in adını sormuştum. Aralarından biri ayağa kalktı ve "Evet,
biliyorum; O, peygamberimizdir" demişti. Ben de eklemiştim: "Peki; O,
bugün yaşasaydı, sizin aranızda, burada olacağını da biliyor musunuz?" On
beş, on altı yaşlarında biri, ürkek ve az duyulur bir sesle: "Nedenmiş o?"
diye sormuştu. Ben de: "Çünkü O da yetim ve öksüzdü!"
Bir anda herkesin başının yere düştüğünü ve soru soran çocuğun gözlerinden
boncuk gibi yaşlar aktığını görmüştüm.
Biz Sen'i
anlatamadık ya Rasûlallah. Sen'in hayat anlayışını hayatımız kılamadık. O
kadar çok konuştuk ki, harekete geçmeye mecalimiz kalmadı.
İntikam hırsı içimizi kavuruyor. Hased, kor ateş gibi yüreğimizi yakıyor.
Cimrilik, ruhumuzu lime lime ediyor. Bencillik kalbimizi kanatıyor.
Şatafat, debdebe, görkemli hayat zihinlerimizde ilahlaşmış durumda.
Kibrimizden yanımızdan geçilmiyor. Hayâ sıyrılmış inmiş yüzümüzden.
İkiyüzlülüğü hayat felsefesi edinmiş bulunuyoruz. Yalanı ve riyakârlığı
başarının yolu diye benimsemişiz. Ticaretimiz, yalnızca cepleri
boşaltmıyor, ruhları da sürüklüyor ardından. Yeryüzünün adaletini Bush'a
teslim ettik. Sözünü yerine getirenlere "enayi" gözüyle bakılıyor.
"Takva"nın adı bile kalkmış aramızdan. Ölçülü davranmak, azimli olmak,
cesaretli olmak gibi kavramlar tamamen anlam kaybına uğramış durumda.
Aslında ümitsizlik ifadeleri değil bunlar. Her gecenin ardından bir gündüz
gelmez mi? Ahlâkî yapımız en koyu gecesini yaşıyor.
İnanıyorum ki, bu gecenin
ardından Muhammedî sabahlar doğacaktır. (amin inşaallah)
Yine kuşlar cıvıldaşacak, taze gelinler odalarının ışıklarını namaz için
yakacaklar. Mert delikanlılar, "Allahu Ekber" sadâlarıyla camilere
koşacaktır.
Ya Rasûlallah!
Nezaketine muhtacız. Şefkatini arıyoruz. Sevgini ve merhametini umuyoruz.
Affediciliğini bekliyoruz. Cömertliğini, dünya ile katılaşmış kalbimize
nefes nefes üflemeni diliyoruz. Kızınız Fatıma'yı, yanınıza geldiğinde onu
ayakta karşılayıp alnından öperdin. Onu çok severdin. Lâkin Fatıma annemiz
büyük bir yokluk içinde yaşadı. Un öğüten bir değirmen üzerinde çalışır,
kuyudan su getirirdi. Avuç içleri un öğütmekten aşınmış ve su kırbası
taşımaktan çökmüştü. Sana gelerek bir hizmetçi kadın istedi. Bunun üzerine
sen Ya Rasûlallah: "Ben hâlâ ashab-ı Suffe (kimsesiz insanlar) için bir
şey yapamıyorum. Bu mesele çözülmeden olmaz kızım" demiştin, Fatıma
anamıza. Şimdiki dünyayı düşünüyorum, yine gözlerim kararıyor.
İki gün üst üste doyacak kadar evinde bir arpa ekmeği bulundurmadın.
"Benim dünyada işim
ne, Ben bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen, daha sonra kalkıp ayrılacak
olan bir yolcu gibiyim" buyurdun.
Ya Rasûlallah, her şeye rağmen, bizi ümmetin olarak kabul buyurur musun?
Yaralı paralı yüreğimizle Sen'i hissedebiliyor, Sen'in ipine tutunmak için
çırpınıyoruz.
D.Ali
Taşçı/ Vakit Gazetesi
|