---Yollarda-
İhtida Öyküleri I Kitabından---
Metin Karabaşoğlu
On İki Saat Önce
|
“Bir zamanlar mutlu bir
‘spekülatif ateist’ idim ben; şimdi nasıl oldu da bir mü’mine ve bir
müslümana dönüştüm? Kendime soruyorum. Zihnim maziye kayıyor ve İslâm’a
giden yolculuğum hızla gözlerimin önünden geçiyor. Ama başladığı yer
neresi?” |
BURADA NE YAPIYORUM?” Hayret
ediyorum; namazdayım, dizleri bükmüşüm, burnum ve alnım yere değiyor. Alnımı
yere yapışık halde tutmaya çalıştıkça, dizkapaklarım acıyor, kol kaslarım
geriliyor. Hemen yanımda namaz kılan kişiden acayip sözler dinliyorum. Arapça
sözler! Ve, söylüyor oldukları şeyi, ben anlamasam bile, onlar anlıyorlar. Ben
de kendimce birşeyler söylüyorum—Allah’ın beni, sadece oniki saat önce Müslüman
olan bir kulunu mazur göreceğini ümit ederek... Tamam Allahım, İslâm’a döndüm;
çünkü Sana inanıyorum, ve çünkü İslâm bana anlamlı geliyor. “Gerçekten tam da
bunu mu söyledim? Gerçekten de böyle mi diyorsun?” Kendimi tutamıyorum, gözümden
yaşlar boşanıyor. “Beni bu halde, diz çökmüş, alnı yere yapışmış vaziyette,
secde halinde görseler, arkadaşlarım ne derlerdi? Bana gülerlerdi herhalde:
“Aklını mı kaybettin?” Sorarlardı: “Dindar mı oldun? Ciddi olamazsın!”
Dindar… Bir zamanlar mutlu bir ‘spekülatif ateist’ idim
ben; şimdi nasıl oldu da bir mü’mine ve bir müslümana dönüştüm? Kendime
soruyorum. Zihnim maziye kayıyor ve İslâm’a giden yolculuğum hızla gözlerimin
önünden geçiyor. Ama başladığı yer neresi? Bu yolculuk, dinini yaşayan
Müslümanlarla ilk kez karşılaştığım yerde başladı belki de. 1991 senesiydi.
Kanada’nın Ontario eyaletinin Kingston şehrinde, Queen’s Üniversitesi’nde idim.
Açık fikirli, hoşgörülü, liberal bir kadındım. Yirmidört yaşındaydım.
Üniversitedeki uluslararası merkezin çevresinde yürüyen Müslüman kadınlar görmüş
ve onlar adına üzülmüştüm. Onların baskı altında olduklarını biliyordum.
Kendilerine saçlarını niye örttüklerini, niye şu yaz günü uzun etekler
giydiklerini, niye İslâm ülkelerinde böylesine kötü bir muameleye maruz
kaldıklarını sorup da kendilerinden Allah kendilerinden böyle istediği için
başlarını örttükleri ve böyle giyindikleri cevabını aldığımda, üzüntüm daha da
arttı. Zavallı yaratıklar. İslâm ülkelerinde kendilerine yapılan muameleden ne
haber? ‘Bu o yörenin kültürüyle ilgili bir durum,’ diye cevap verirlerdi.
‘İslâm’ın emrettiği şey bu değil.’ Çok küçük yaştan beri kandırılmış, beyinleri
yıkanmıştı; böylece, kadınlara bu şekilde davranan bu aşağılık yolun doğruluğuna
inandırılmışlardı. Ama ne kadar da mutlu gözüküyorlardı! Ne kadar da arkadaş
canlısı, ve ne kadar da kendinden emin haldeydiler! Bu durum da kaçmamıştı
gözlerimden...
Uluslararası merkezin etrafında yürüyen müslüman erkekler
de gördüm. Öyle ki, içlerinde teröristler diyarı Libya’dan gelmiş bir adam bile
vardı. Onları gördüğümde ürkmüştüm; aman, Allah namına bana da birşeyler yapmaya
kalkmasınlar! Televizyonda gördüğüm, Başkan Bush’un kuklalarını yakarak öfkeyle
oraya buraya koşuşturan Arap erkekleri kalabalığı görüntülerini hatırlamıştım;
hepsini de Allah namına yapıyorlardı. ‘Onların nasıl bir Allah’ları var?’ diye
düşünmüştüm. ‘Zavallı yaratıklar’ diye düşünmüştüm: ‘Allah’a inanıyorlar, ama
inandıkları Allah bile biz zaaf yüklü beşerlerin antropomorfik bir izdüşümünden
ibaret.’ Bunun böyle olduğundan emindim. Ancak bu adamlar da çok dost canlısı
gözüküyorlardı. Onların çok da yardımsever olduklarını farketmiştim. Bir huzur
ve sükûn hali vardı üstlerinde.
Bu insanların sahip oldukları inanç nasıl bir inanç acaba,
diye düşündüm. Hayret ediyordum; Kur’ân okumuş, ama onda özel birşey
bulamamıştım. Bu, öncedendi, Körfez Savaşı’nın patlak verdiği sıralarda. Nasıl
bir Allah ki, O’na inanan insanları savaşa girişip başka bir ülkenin masum
vatandaşlarını öldürmeye, kadınların ırzına geçmeye, ABD aleyhine gösteri
yapmaya ikna ediyor? Onların adına hareket ediyor olduklarını iddia ettikleri
Kutsal Kitabı onlardan daha iyi okuduğuma karar kıldım. Okuduğum, bir Penguin
klasiğiydi, kesinlikle çok değerli bir kitaptı; ama bitiremedim. Ondan pek
hoşlanmadım. Salihler için bakire kadınlarla tarif edilen bir cenneti tasvir
ediyordu; peki saliha kadınlardan ne haber? Saliha kadınlar bakire bir kadınla
cennette ne yapacaktı? Bütün şehirleri bir vuruşta ortadan kaldıran bir Tanrıydı
bu. Kadınlar şüphesiz baskı altında, oysa bu fanatikler Amerikan bayrağını
yakarak bağırıp çağırmakla meşguller, diye düşünmüştüm. Peki ya bu kendi gözümle
gördüğüm müslümanlar? Şaşırmıştım. Onların Kur’ân’ı böyle şeyler söylemiyor
olmalıydı. Yoksa, benim okuduğum, Kur’ân’ın kötü bir tercümesi miydi?
İlk namazımda, gözucumla takip ediyor olduğum kişi ayağa
kalkıyor. Ben de kalkıyorum. Ayaklarım giydiğim uzun eteğe takılıyor, neredeyse
düşecek gibi oluyorum. Burnumu çekiyor, gözyaşlarımı durdurmaya çalışıyorum.
Allah’a ibadet üzerine odaklanmam gerekiyor. Sevgili Rabbim, buradayım, çünkü
Sana inanıyorum. Ve çünkü Hıristiyanlık, Yahudilik, İslâm, Hinduizm, Sih dini ve
Budizm, hepsini araştırdım, içlerinde en anlamlısı olarak İslâm’ı gördüm.
Diz büküp oturmuşum. Ellerim dizlerimde. Sakinleşmeye
çalışıyorum. Allahım, lütfen iyi bir Müslüman olmama yardım et. “Bir Müslüman
ha! Kathy, sen, yani tahsilli bir beyaz Batılı kadın, kadınlarını ikinci sınıf
vatandaş gören bir dine nasıl dönebilirsin?!” İtiraz ediyorum. Fakat, diyorum,
Kingston’daki Müslümanlar benim arkadaşlarım! Beni hiç sorgu sual etmeden sıcak
bir biçimde aralarına buyur ettiler. Gördüğüm ortam, onların baskı altında ve
terörist olduklarını unutturdu.
Yolculuğumun başlangıç noktası, sanki burası gibi. Onlarla
arkadaş olmuştum, ama hâlâ ateist idim. Sahiden öyle miydim? Yıldızlı bir gecede
gökyüzüne bakmış ve kâinatı tefekkür etmiştim. Karanlık gökyüzüne serpilmiş
elmas gibi parıldayan yıldızlar bana gizemli mesajlar gönderiyorlardı. Kendimden
daha büyük birileriyle irtibat kurmuş halde hissetmiştim kendimi. Bu, kollektif
beşerî bilinç miydi yoksa? Yıldızlardan içime huzur ve sükûnet aktı. Kendimi bu
histen koparabilir ve bizden daha yüksek bir varlığın olmadığını haykırabilir
miydim? Bizimkinden daha yüksek bir bilincin olmadığını?
“Şimdiye kadar Allah’ın varlığı konusunda hiç kuşkuya
düşmedin mi?” İnanmış Hıristiyan ve Müslüman arkadaşlarıma böyle sorardım.
Hayır, diye cevap verirlerdi. Hayır? Hayır? Bu cevaplar benim kafamı
karıştırırdı. Allah bu kadar aşikâr mıydı? Öyleyse ben nasıl göremiyordum?
Havsalam bunu almıyordu: Bu âlemin dışında, yaşadığım hayatı etkileyen bir
varlık... Dua eden milyarlarca insanı nasıl dinleyebiliyor, ve bu insanların
hayatının her saniyesiyle nasıl ilgilenebiliyordu? Bu imkânsızdı. Belki bir İlk
Sebep olarak O’na inanabilirdim, ama kâinata şu an da müdahale eden biri olarak?
Hem dünyadaki şu adaletsizliğin berdevam oluşundan ne haber? Savaşta ölen
çocuklar. Adil ve iyi bir Tanrı buna izin verir mi? Tanrı bana bir anlam ifade
etmiyor. Tanrı var olamaz. Hem, biz evrimleşmeler sonucu varolduk, o halde bir
İlk Sebep de her hâlükârda devre dışı.
Tekrar eğiliyorum, ve yine burnumu çekiyorum. Gözlerim,
namaz seccademin yeşil kumaşına yapışmış parmaklarıma kayıyor. Seccademi
seviyorum. Kadife gibi yumuşacık. En sevdiğim renklerden bir kısmını taşıyor
üzerinde: yeşil bir zeminin üzerinde eflâtun renkli bir cami... İnsanı caminin
siyah kapısına götüren bir yol var ve bu yol beni ibadete davet ediyor. Camiye
girmek, hakikatin içine girmek gibidir. Hakikat elle tutulmaz, ama oradadır. Bu
mekâna davet edilmiş olmaktan dolayı mutluyum.
Küçükken, kafamda, dünyaya dair, herşeyin yerli yerine
oturduğu bir yap-boz’um vardı. Üniversitede, ya üçüncü yahut dördüncü yılımda,
bu tasavvurdan kopmuştum. Kingston’da, bir zamanlar, düzenli kiliseye giden
biriydim; dindar insanların sulugözlü, sevimli ama tuhaf, donuk, eski moda
insanlar olduklarını görüp biraz huzursuz olmuştum. Yine de, o sıralar, bir
Tanrının varlığı bana aşikâr gözükmüştü. Kudreti sonsuz bir Yaratıcı Varlık
olmazsa, anlamı kalmıyordu kâinatın. Kiliseden ayrılırken hep bir rahatlama ve
mutluluk hissetmiştim. Sonra, bir gün, bu duyguyu yitirdiğimi hissettim. Bu, bir
zamanlar Tanrıyla şu an yitip gitmiş bir irtibatımın olduğu anlamına gelebilir
miydi? Yolculuğum başlangıç noktası bu muydu yoksa? Tekrar ibadet etmeye gayret
etmiş, ama fevkalâde zorlanmıştım. Hıristiyanlar bana Rab İsa Mesih’e
inanmayanların lânetlendiklerini söylüyorlardı. Peki, ya İsa’dan asla haberdar
olmamış insanlar? Yahut, kendi dinlerinin gereğini yerine getiren insanlara ne
olacak? Ve toplumumuz tarih boyu kadınların aşağı olduklarını iddia edegelmişti,
zira Hıristiyanlık bunun Havva’nın cezası olduğunu söylüyordu. Bu yüzden,
kadınlar ilim tahsil etmekten, oy kullanmaktan, mülk sahibi olmaktan mahrum
edilmişlerdi. Tanrı, uzun beyaz sakallı, yaşlıca, ürkütücü bir adamdı. Onunla
konuşamadım. Hıristiyanlığın peşine düşemedim. Dolayısıyla, o andan sonra, bir
Tanrı olmadı hayatımda. Fakat daha sonra Tanrıya inanan feministler, feminist
Hıristiyan kadınlar, ve benim dinlerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu
zannettiğim şeylerden birçoğunu İslâm’ın hoşgörmediğini belirten Müslüman
kadınlar keşfettim. Kendimce ibadet etmeye ve kendimi bir ‘post-hıristiyan
feminist mü’min’ diye tarif etmeye başladım. Küçük yaşlarda hissettiğim o
hafiflemeyi tekrar hissetmeye başlamıştım: belki de Allah vardı! Hayatım boyu
başımdan geçen olayları dikkatle gözden geçirdim. Allah’ın bana olan rahmetinin
ifadesi olan, asla farketmemiş olduğum veya asla teşekkür etmediğim denk
gelişler, tevafuklar, talihli anlar gördüm. Ben kendisine karşı sadakatsizlik
gösterirken Allah’ın bana böylesine lütufkâr davranmasına hayran kaldım.
Abdest alıyorum. Kollarım, yüzüm, kulaklarım ve ayaklarım,
onlara değen suyla karıncalanıyor—hoş bir karıncalanma! Abdesti seviyorum; beni
temiz kılan, ve namazda Allah’a yakın olmama imkân sağlayan bir yıkama... Allah!
İnsanda uyandıran bir uluhiyet... İçimde hem huşu, hem de huzur hissediyorum.
Allahım, lütfen bana yolu göster! “Bak! Âlemin böylesine içiçe, karmaşık, ama bu
derece güzel ve âhenkli oluşu, tesadüf eseri olabilir mi? Kör ve sağır evrimci
güçler yapabilir mi bunu? Bilimin Allah inancına dönüyor olduğunu bilmiyor
musun? Bilimin asla İslâm’la çelişmediğini bilmiyor musun?” Hayalimdeki jüri
sabrımı taşırıyor. Bu şeyleri onlar araştırmış değiller mi; niye bana
soruyorlar?
Sonuca giden yolda belki de en belirleyici olaydı.
Radyoda, bir fizikçiyle söyleşi yapıyorlardı. Fizikçi, modern bilimin
ondokuzuncu yüzyılın materyalist faraziyelerini uzun süre önce nasıl terketmiş
olduğunu anlatıyor; bir bilinç ve onun da ardında bir düzen kabul edilmeden
hiçbir anlam ifade etmeyen çok sayıda olgunun ortaya çıktığını bilimsel açıdan
açıklıyordu. Gerçekte, bilimsel deneyler, fiziksel olgulara dair edilgen bir
gözlemden öte birşey değillerdi; deney, fiziksel olayların olageldiği biçimi
değiştiriyordu. İnsan salt bir gözlemci değildi kâinatta; gözlemlediği şeyin bir
parçasıydı da. Bu da gösteriyordu ki, bilinç kâinatın en temel malzemesi idi.
Okudukça okudum. Gördüm ki, hâlâ daha evrim teorisine inananlar, yalnızca en
inatçı antropologlardı; ne ki, işini kaybetme korkusuyla, kimse bunu yüksek
sesle söylemeye cesaret edemiyordu.
Yap-boz’umun parçaları birbirinden ayrılmaya başlamıştı.
“Tamam, böylece Allah’ın gerçekten var olduğuna karar verdin. Kendini bir
muvahhid olarak tanımlıyorsun. Hıristiyanlık da tek-tanrılı bir din. Ve senin
mirasın. Niye onu terkettin?”
Hâlâ daha bu soruyu bana soranlara şaşıyorum. Fakat
bu, onların sordukları sorular içinde en kolay cevaplanacak olanı, bunu da
belirteyim. Gülümsüyorum. Kur’ân’ın, Kitab-ı Mukaddes’in çeliştiği noktalarda
bilimle çelişmediğini öğrenmiştim. Kitab-ı Mukaddes’teki kıssaları harfiyyen
okumak istemiş, birşey keşfedememiştim. Bilimsel gerçekler ile Kitab-ı
Mukaddes’in mütalaası birbiriyle çelişiyordu. Fakat bilimsel gerçekler ile
Kur’ânî mütalaa ile çelişmiyordu. Hatta, bilimin şimdiye kadar açıklayamadığı
kimi şeyleri Kur’ân âyetleri açıklıyordu. Bu hayret verici birşeydi. Tatlısu
nehirlerinden gelip denize akan suyun deniz suyuna nasıl da karışmadığı hakkında
bir âyet! Ana rahminde yeni bir insanın vücuda gelişini sahih biçimde tarif eden
âyetler! Gezegenlerin yörüngelerine atıfta bulunan âyetler! Yedinci yüzyıl
bilimi bunlardan hiçbirini bilmiyordu. Muhammed nasıl böyle benzersiz bir
hikmetin sahibi olabilirdi ki? Aklım beni Kur’ân’a cezbediyordu; ama direndim.
Tekrar kiliseye gitmeye başladım—sadece, hemen her ayinde
kendimi gözyaşları içinde bulmak için. Hıristiyanlık benim için zor olmaya devam
etti. Bir anlam ifade etmeyen o kadar çok şey vardı ki: Teslis, İsa’nın insan
bedenine bürünmüş Tanrı olduğu düşüncesi, duaların Allah’tan ziyade Meryem’e,
Azizlere, veya İsa’ya edilmesi... Rahipler, Allah’ı düşünürken aklı terketmemi
söylediler. Teslis bir anlam ifade etmiyordu, havsalaya sığacak birşey de
değildi. Daha derinlemesine araştırmalar yaptım. Herşey bir yana, kültürümü,
mirasımı, ailemi nasıl terkedebilirdim? Hiç kimse beni anlamazdı. Yapayalnız
kalırdım. İyi bir Hıristiyan olmaya çalıştım. Daha fazla bilgi edindim. Paskalya
yortusunun İsa’nın ölümünden iki yüzyıl sonra müesses olduğunu, İsa’nın asla
kendisini insan bedenine bürünmüş Tanrı olarak tarif etmediğini ve sık sık
kendisinin ‘İnsanın Oğlu’ olduğunu söylediğini, Teslis doktrininin Mesih’in
ölümünden sonraki üçyüz tuhaf yıl içerisinde yerleştirildiğini, her hafta her
bir kelimesi üzerinde odaklanarak içtenlikle ve inanarak söylediğim İznik
Amentüsünün azınlıkta kalan İsa’nın ‘Tanrı’nın Oğlu’ olduğu görüşünü teyid etmek
için yapılan bir siyasî toplantıda İNSANLAR tarafından yazıldığını, İsa’nın
Allah’ın elçisi olduğu şeklindeki çoğunluk görüşünün üstünün ise mutlak surette
çizildiğini keşfettim. O kadar kızgın ve o derece öfkeliydim ki! İsa niye bana
bu şeyleri öğretmemişti? Tamam. Nedenini biliyordum. İnsanlar başka bir yerde
Allah’a ibadet edebileceklerini, onlar için gerçekten bir anlam ifade edecek
olan ibadetin bu olduğunu anlayacaklardı... Tek bir Allah’a ibadet edecektim—üç
tanrıya değil, İsa’ya değil, Azizlere değil, Meryem’e değil. Muhammed gerçekten
bir resûl olabilir miyydi? Kur’ân Allah’ın sözü olabilir miydi? Kur’ân okumayı
sürdürdüm. Kur’ân, ‘düşüş’ten, cennetten yeryüzüne indirilişten tek başına
Havva’nın sorumlu olmadığını; İsa’nın bir resûl olduğunu, kâfirlerin bir mü’min
olduğum için beni alaya alacaklarını; insanların Muhammed’in kendisine vahiy
geldiği hakkındaki iddiasının doğruluğunu sorgulayacaklarını; fakat—ona gelen
vahye nazire olarak—hikmetli, tutarlı ve mâkul birşeyler yazmaya kalkışsalar
başarısızlığa uğrayacaklarını anlattı bana. Anlattıkları, hakikatli şeylerdi.
İslam benden Allah’ı tefekkür etmek üzere aklımı kullanmamı istiyordu, beni ilim
edinmeye teşvik ediyordu, bana tek bir Allah’a inananların (Müslüman,
Hıristiyan, Yahudi, ya da her kim ise) bunun ecrini alacaklarını anlatıyordu.
İslâm bana çok kuşatıcı ve kucaklayıcı bir din olarak gözüktü.
Yine ayaktayız ve hâlâ ayakta duruyoruz. Sonra, ellerimizi
dizkapaklarımızın üzerinde rükua eğiliyoruz. Allah’a başka ne söyleyebilirim?
Neyi söylememin yeterli olacağını düşünemem, namaz öylesine uzun gözüküyor.
Yavaşça nefes alıyorum, yine burnumu çekerek... Bütün kıyamlar, rükular,
secdeler ve oturuşlar esnasında nefesim kesilir gibi oldu çünkü. “Yani, beni
ikinci sınıf bir vatandaşa dönüştürecek bir dine girmeyi arzu ediyor olmayı
cidden düşünüyor musun?” Sorgulayıcılarımdan anlayış talep ediyorum.
Biliyorsunuz ki, diyorum, İslâm ülkelerinde kadınlara yönelik bir sürü kötü
muamele var, tıpkı Batıda olduğu gibi, ama bu gerçek İslâm değil. Ve bunun
kabahatini de tesettüre atmayın. Kadınların Allah onlardan öyle istiyor olduğu
için başörtüsü taktıklarını bilmiyor musunuz? Çünkü onlar Allah’ın sözüne
güveniyorlar. Hâlâ daha. Peki ben başörtüsü takma cesaretini nasıl bulacağım?
Belki de, bulamayacağım. İnsanlar bana dik dik bakacaklar. Evden dışarı
çıktığımda, kalabalığın içerisinde olabildiğine gözlerden ırak durmaya
çalışacağım. Arkadaşlarım beni bu vaziyette gördüklerinde ne söyleyecekler? Ah!
Aman Allahım, yardım et!
Aylar boyu, değişimin eşiğinde durup kalmıştım. Gün
geçtikçe ikilemim büyüyordu. Ne yapmalıydım? Eski hayatımı terkedip yeni bir
hayata başlamak mı? Ama, muhtemelen, mesture olarak insanların arasına
çıkamazdım. İnsanlar bana gözlerini dikerlerdi. Allah’ın sonuna kadar varmama
yardım etmiş olduğu ikiye ayrılan yolun çatalında kalakalmıştım. Aklımla
rahatlıkla uyuşan yeni bilgiler edinmiştim. Edindiğin kanaatin izini sür, yahut
eski yolunda kal! Hayata dair farklı bir bakış edindiğim halde nasıl o eski
yolda kalabilirdim? Atacağım adım bana olabildiğine büyük gözüktüğü halde nasıl
değişebilirdim? İhtida cümlesinin provasını yapıp duruyordum: Lâ ilâhe illallah
muhammeden resûlullah. Sade kelimeler... Onlara inanıyorum, öyleyse ihtida
ediyorum. Yapamam.
Direndim. Günler ve geceler boyu, bitmez tükenmez biçimde
dolandım durdum. Allah, gelip de kaldığım çatalın yollarından birinde duruyordu.
‘Gel Kathy! Seni buraya kadar getirdim, ama buradan ötesini sen kendi başına
geçmelisin.’ Geceleyin araba farlarına yakalanıp bir yere kımıldayamadan öylece
kalakalan bir kanguru gibi durağan, kılını kıpırdatamaz halde dim. Sonra bir
gece, sanıyorum Allah yüzümü son bir çevirişle kuvvetle çevirdi. Kocamla
birlikte bir mescidin yanından geçiyordum. İçimde, bunun üstesinden
gelebileceğim yönünde olabildiğine güçlü bir his vardı. ‘Eğer şimdi ihtida
etmezsen, asla etmeyeceksin.’ İçimdeki ses böyle diyordu. Bunun doğru olduğunu
anladım. ‘Pekâlâ,’ dedim. ‘Yapacağım. Eğer içeri girmeme izin verirlerse,
yapacağım.’ Ama mescidde kimsecikler yoktu. Caminin avlusundaki ağaçların
altında söyledim kelime-i şehadeti. Bekledim. Gök gürlemesi, hemencecik bir
rahatlama hissi, yükümün üstümden kaldırılması... Bekledim. Ama gelmedi. Değişen
birşey yoktu...
Şimdi tekrar secdeye gidiyoruz, dünya buradan, aşağıdan,
olabildiğine farklı gözüküyor. Ünlü futbolcuları bile golün sevinciyle bu
şekilde yere kapanırlar; gözlerim başörtümün seccademe düşen püsküllerine
takılmış halde, bunu hatırlıyorum. Hepimiz aynıyız. Allah’ın huzurunda eşit
derecede mütevazi olma durumundayız. Şimdi, diz çöküp oturuyoruz, imam,
başparmağını havaya kaldırarak, hâlâ birşeyler mırıldanıyor. Tekrar yere,
seccademe bakıyorum. Seccademin yeşil, eflâtun ve siyahı, güven verir biçimde
bakıyorlar bana. Seccademin üzerindeki caminin girişindeki siyahlık benden bir
istirhamda bulunuyor: “Ben buradayım. Rahatla şimdi; beni bulacaksın.”
Gözyaşlarım yüzümde kurumuş, tenim kurumuş gözyaşlarının sımsıkı ona yapıştığını
hissediyor. “Burada n’apıyorum ben?” Sevgili Rabbim! Buradayım, çünkü Sana
inanıyorum. Sana inandığım için buradayım, çünkü Kur’ân’ın bigâne kalınamaz o
muhteşem sözlerine inanıyorum, ve Resûlün Muhammed’in elçiliğine inanıyorum.
Kararımın doğru bir karar olduğunu kalben biliyorum. Lütfen bana bu yeni kendimi
ve yeni hayatı devam ettirme cesareti ver. Ver ki, sana kuvvetli bir imanla
kulluk edebileyim.
Gülümsüyorum ve ayağa kalkıyorum. Seccademi ikiye katlıyor ve kadifemsi yeşil
kesinliği ile Rabbimle bir sonraki görüşmeme hazır halde yere bırakıyorum. Yük
şimdi üstümden kalkmaya başlıyor.
13.07.2004
© 2004 karakalem.net / Katherine Bullock
Hayatın İçinden - Tabiat Eczanesi - Ayetlerin Işığında - Kitap Özetleri - Şiirler-Yazılar - Resimli Yazılar
Kıssadan Hisse - Risale-i Nur'dan Vecizeler - 86.400 Saniye - İlginç Konular - Niçin Müslüman Oldular - Dualar