NEFİS MUHASEBESİ
Herkese
kendi âdeti hoş gelir.
Fenalık ve iftiralara ne kadar fecî bir surette maruz kalınırsa kalınsın,
mukabele-i bilmisil etmemek, tevbe ve istiğfara devam etmek, sabır ve tahammüle
çalışmak, öyle hâdiselerden ibret ve ders almak, mütecaviz ve müfterilerle
uğraşmamak, yüksek bir ahlâk ve kemâlâtın şiarındandır. Enbiyalar, velîler,
sulehalar ahlâkı ile ahlaklanmaktır.
Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek,
başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek, yüksek bir fazilettir. Takvada,
doğrulukta, edep ve ahlâkta kendisi azimetle amel etmeye çalışmak, başkaların
lâkaydlıkları ile meşgul olmamak veya ikaz ve hatırlatmakta mütevaziyane ve
yumuşaklık göstermek büyük bir fazilet ve din kardeşlerinin dinine hizmet
edebilmek için semeredâr bir düsturdur.
İnsan beşerdir, hata edebilir. Hususen küllî ve umumî bir dâvanın
hizmetkârlarına yapılan taarruzların çokluğu, şeraitin (şartların) ağırlığı;
dâvayı inkişaf ettirmek, hizmetin önüne çekilen dehşetli maniaları yıkabilmek
için çeşitli hizmet şık ve şekilleri ararken hepsinde yüzde yüz isabete muvaffak
olmak pek müşküldür.
Böyle bir hengâmede müsbet netice vermeyen tedbirleri o müdebbire söylemek
lâzım iken, her ne sebeple olursa olsun, kat'iyyen başkasına söylememek ruh,
kalb akıl ve feraset eseridir. Bunun aksine başkalarına dert yanmak, safderunluk
ve düşünce za'fının delilidir. Fayda vereceğim zanniyle fikrinde taannüd ve
taassub göstermek zarar vermenin en bariz bir delilidir ki, bu da ahmaklığın
gözlere görünecek derecede aşikâr olmasıdır. Zira ahmaklığın tarifi, "Fayda
vereceğim niyetiyle zarar vermektir."
Kendisinin bir rey ve fikir sahibi olduğu gururuna kapılan, asıl rey, tedbir
ve vazife sahibi kimseleri kötüleyen, fakat kendisine toz kondurmayan bir kimse,
"Herkes için birer kusur buluyorum; acaba kusursuz ben mi kaldım? Onlar benim
aklımın ermediğini yakînen biliyorlar da, tehevvüre kalkışıp veya o sözü içime
atıp nefsimin, arkadaşlarımın kusurunu veya aslında kusur olmayıp ta benim kusur
görmek ve başkalarına nakletmek hususunda zorlatıcı bir kuvvet haline gelmemesi
için, benim yüzüme vurmamak edep ve hayasına mı riâyet ediyorlar?" diye bir
mülâhaza yapılsa, bir zararı bin zarara çıkaran dedikoduculuktan kurtulunması
mümkün olur.
İyi olmanızı istiyorsanız evvelâ kötülüğünüze inanınız, kusurlardan kurtulmak
istiyorsanız evvelâ kendi kusurunuzu görüp, kendinizi kusursuz zannederken,
kusurlu olduğunuzu müşahede ediniz.
Bahtlı ve talihli kimse, başkasına va'z edilirken ibret alandır.
Kusurlu, hatalı bir arkadaşınızın yanlışlarını yumuşaklıkla, hürmet ve tevazu
ile yalnız ona söyleyiniz. Kabullenmezse dahi, ikinci bir kimseye onun hakkında
gıybet etmeyiniz. Birisinin kusurunu, kusuru düzelteceğim diye etrafa yaymak,
şahsî kin, garaz, nefsin karışması gibi hallerin zorlamasının neticesidir.
Veyahut fayda veriyorum zannıyle zararların üremesine sebep olan bir safdillik
ve bilememezliktir. Başkalara yaymak değil, dâima ve dâima ona söylemektir.
Söylerken de, "Acaba, hakikaten ve bizzat nefsü'l-emirde hata mıdır? Yoksa benim
fikrime, görüşüme göre mi hatalıdır?" diye insan kendini murakabe etmelidir.
Hiddetle, heyecanla konuşmanıza asla itimad etmeyiniz. Zira nefis ve şahsî
hissiyat karışır. Yapacağım derken parçalarsınız. Hem de kendinizi parçalamış
olursunuz. Çok defa kendisini tenkîd etmek kâmilliğine erişememiş, yakın akraba
veya mesai arkadaşlarını tenkid etmeye alışanlarla bir yerde oturmayınız. Onu
dinleye dinleye siz de münekkid ve yıkıcı bir ahlâk sahibi olursunuz.
Adaletten ayrılmamak, hakikati itiraf ve tasdik etmektir. Zıddı zulümdür.
Nefsini daima itab eden, din ve dâva arkadaşlarının iyiliklerine hasr-ı nazar
eden başkalarınca nefret edilmekten kurtulur.
Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halletmeye çalışmak, ya safdillik,
ya şuur altı veya şuur üstü garaz ve muhalefet nişanıdır. Veya canı incitilmişin
intikam kokusudur.
Dışarıdan tenkid kolaydır. Aynı işin içine girdikten sonra, tenkidin
zulümkârlığını anlamak o kimse için ne acı, ne felâketli, ne hasaretli ve ne
derece manevî mes'uliyetlere duçar olucudur!..
Nefsinden gelen sözün samimiyet olduğuna inat edenden korkulur. Bunlardan
kendinizi koruyunuz. Kendiniz, aynı bilmemezliğe düşmemek için düşününüz. Nefsin
desiselerini beyan eden eserleri sırf kendinize hitab ederek okuyunuz.
Nefsine itimad ederek mesai arkadaşlarını amiyane görenin sonu tehlikelidir.
İstişare esnasında kendi fikrine saplanarak vereceği cevabı düşünen; azaların
fikirlerini küçümseyen, hatadan kurtulamaz.
İşin içine çok acı söz girdi mi, onun tadı tuzu kalmaz. Kendi fikrini çok
beğenip, arkadaşını daima isabetsiz görmek kıyamet alâmetidir. Nefsin
desiselerini açıklayan eserleri sık sık kendinize hitab ederek okumak bu
hastalığın yegâne deva ve dermanıdır.
Başkalarını ıslah için evvelâ kendimizi ıslah etmek icab eder.
Kendini ıslaha ve derse muhtaç görmeyen, bilemeyen gafletten uyansın. Uyarıcı
eserlere sarılsın.
Dostlarına şiddet-hiddet eden, haşin davrananın dostları dağılır. Bu neticeyi
kendinden bilmek, güzel bir fazilettir.
Herkesin bir kusurunu bulup, kendi kusurlarını görmeyerek dostlarını terk
eden, terk edilir.
Halini, etvarını, gidişatını başkasından dinle! Çünkü senin fenalığın,
yanlışlık ve hataların senin nefsine, dostun gözüne iyi görünür. Seni
medhedenlere aldanma. Senin yanlışlık ve isabetsiz hareketlerini sana
söyleyenler senin hakikî dostlarındır. Hastaya şeker vermek caiz olmayabilir.
Onun için acı ilâç faydalıdır.
"Senin yolunda şöyle bir kuyu var," diyen insan senin hayırhahındır.
Yanlış hatt-ı harekette giden, zararlı hali olan bir kimseye her zaman, "iyi
gidiyorsun" demek, onu gaflete düşürmek ve ona zulmetmek olur.
Acı nasihat faydalı şerbettir.
A benim güzel dostum!.. Çok kere olduğu gibi bugün yine çok tenkidler ettin.
Kusurlar, hatalar saydın. Acaba gıyabında tenkidler yaptığın, gıybetini ettiğin
Allah'ın kullarının o yaşa kadar olan iyiliklerinden, hayra hizmetlerinden,
güzel huylarından, zararsız hallerinden ne kadarını yâdettin, kaç tanesini
saydın? Münekkid ve kusur sayıcılardan olma! Korkarım ki, zulümkâr olursun...
Çok tenkitçilerin, gıybetçilerin, herkesin kusurlu işlerini sayanların
meclislerine yanaşma. Bu kötü ahlâk sana da bulaşır. Hem çabuk bulaşır. Zira bu
fena huyun muharriki nefistir. Nefsanî şeyler nefisleri kolayca harekete
geçirir.
Tenkidçi, kusurları piyasaya çıkarıcı kimselerin dostluğunda bulunup da, eğer
ona kapılmamışsan, Ahlâk-ı Muhammediye (a.s.m.), evliya, suleha ve ulemanın
İslâm ahlâkı ve edebi hakkındaki eserlerini mütalâa ettikten, ilim ve hikmet
tetebbuatında bulunduktan sonra, onların hal ve kallerini; düşünce ve
zihniyetlerini; hısım, akraba, çoluk-çocuklarına karşı muamelelerini; din
kardeşleri ve dâva arkadaşlarına olan hatt-ı hareketlerini; ibadet, itaat ve
takva hususundaki vaziyetlerini tetkik et ve gör. Eğer sen ilim, irfan, kemalât,
fazilet, edep, terbiye, ahlâk ve haya, azimet ve takva ehli olarak o
eserlerinden müstefid olmuşsan, hemen dergâh-ı İlâhiye el açıp, "Aman yâ Rab!..
Tenkidçi, kusur arayıcı, kusur görücü ve gıybetçi olmak felâketinden Sana
sığınıyorum. Beni bu âfetlerden mufaza eyle. Âmin" diyerek göz yaşları
dökeceksin.
Ey ehl-i İslâm ve irfan! Din kardeşlerinin ayıplarını, kusur ve hatalarını
sayıp dökmekte, bakıyorum ki çok mahirsin. Acaba bir o kadar veya onun yarısı
kadarı olsun kendi ayıplarını, kendi kusur ve yanlışlarını, isabetsiz
hareketlerini, seni dinleyenlere aynı iştaha, aynı maharetle sayıp döktün mü?
Korkarım ki, zulümkâr olmuş olmayasın. Güzel huyları anlatanı dinle. Güzel huylu
ol. Nefsini zemmeden, kusurlarını itiraf eden din ve dâva arkadaşlarını medheden
ahlâk-ı âliye erbabı ile sohbet et. Ahlâk-ı âliye ile yükselmek aşkına düşersin.
"Tahallakû bi ahlâkillah," emr-i cemiline inkîyad şerefiyle şereflenirsin.
Herkes yükü kendi gücü kadar çekebilir. Öyle ise sen kendi gücünün başardığı
şeyleri başkalarında görmezsen, kendini mihenk yapıp onları tenkid etmemelisin.
Kendinde bir üstünlük vehmedip gurura düşmemelisin. Onlar kabiliyetlerine göre
ne kadar hizmet görseler ind-i İlâhîde ihlâsa binaen makbuldür.
Ey ferasetli ve müdebbir ehl-i hizmet! Omuz omuza verip çalışmaya çok muhtaç
olduğunu; tek başına veya ekalliyette kaldığın zaman muvaffakıyetsizliğe
düşeceğini her gün hatırla ve bu hakikati bir karta yazıp cebine koy ki, günde
on defa nefsine ihtar edebilesin.
Bir ve beraber olduğun hizmet ve dâva arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin
gönlünü kıran olursa, "Buna benim nefsim müstahaktır" de ve gönlünü kıranın
gönlünü hoşnut eyle.
Böyle bir zamanda, böyle kudsî bir îmân hizmetinde çalışanlara karşı durumumuz
şudur: Bir zerre hizmet, bir dağ; bir dirhem hizmet, bir batmandır. Bu nur
hizmetinde -az dahi olsa- bulunanlar, çok hürmet, muhabbet ve şefkata lâyıktır.
"Dane taşıyan bir karıncayı bile incitme."
Dostunu şiddet ve minnet içinde tutarsan, bir daha senin suratını bile görmek
istemez.
Halk nazarında nice itibarsız, hakir görünen Müslümanlar ve İslama hizmet
edenler vardır ki, onlar insanlardan takdir, hürmet ve muhabbet beklemezler.
Onlar, ehl-i îmâna hürmetkar ve merhametli olurlar. Onlara Allah'ın rızası kâfi
gelir.
Sen bir mü'mine "Fenadır" diye kötü zanda bulunabilirsin: halbuki o kimse
Allah'ın makbulüdür.
Arkadaş! Gül padişahının yanında silâha davranmış diken var.
Dikensiz gül, kusursuz arkadaş arayan kusurundan habersiz kimse, arkadaş
bulamaz.
Nur-u Kur'ân hizmetinde bir ve beraber çalıştığınız kardeşler ve ehl-i îmân
içinde, gücenen ve küsen, gücendiren ve küstürenlerden olmayınız. "Deymiyor bu
dünya böyle şeylere..."
İnsan iyi işli olmalı. Kendisini daima kusurlu görmeli.
Müşterek bir işte çalışan şahıslar, dinî veya dünyevî bir müessese mensupları
müdavele-i efkâr yaparlarken, herkes kendi fikrini mutlak bir isabet bilmesi,
diğer arkadaşlarının fikirlerini daima isabetsiz görmesi, müessese
arkadaşlarının reylerini hakir bulmasıdır. Kendi fikirleri ile yapılan işlerin
zararlı ve iflâsa doğru gittiğini hatırlatan en yakın arkadaşlarına yüz
çevirmesi, müessesenin maddî imkânlarını elinde bulunması, şubelerdeki işin
içyüzünden haberi olmayanların teveccühüne aldanmasıdır. Müesseseye sekiz-on
işte şahsî kanaatinden ve başka arkadaşların fikirlerinden zararlar gelince de
bir takım teviller yapma yoluna sapmak, telâşsız görünerek kendi cebindekini
değil, umumun hukununu zayi etmesidir.
Müdavele-i efkârda bir işi isabetsiz veya zararlı bulduğunu arkadaşına
söylerken, edep, terbiye, hürmet gibi yüksek ahlâkı çiğneyerek tehevvürle,
şiddetle söylememesi, karşısındakinin izzetini kırması İslâmî terbiye ve ahlâka
sırt çevirmek olduğu halde, bunu hiç nazara almayarak, "Bana böyle dedi, şöyle
dedi" gibi hiddetle mukabele etmesidir.
Dehşetli zararlarda kendisinin dahli olmadığına, ya cehl-i mürekkeple veya
gururla iddiada bulunmasıdır. Halbuki mesai arkadaşlarına hürmetle mukabele
edip, kendi fikirlerinin isabetsiz olabileceğine ihtimal vererek, yirmi meselede
hiç olmazsa on adedini arkadaşlarının kanaatlerine münasip bulup iş yapmasıyla
fikirler menfî hislerin karışmadığı anlaşılmış olur.
Fikirlerindeki isabetsizlik zararlara sebep olunca, diğerleri bu zarara sebep
olana hürmetkârâne, asiline, alçak gönüllülükle kendi fikirlerindeki veya
vazifelerdeki kusurlarını da sayarak, ondan özür dileyerek söylemesi -velev
kırkıncı defa da kabul etmeyecek olsa-yine o yanlış yapana söylemek yerine şuna
buna söylemesi; böylece müesese mensuplarına olan hüsn-ü zan ve itimadın
kırılması; bir kimsenin aile çatısı altında kalması icab eden hatalarını
yayması; o kimseyi kötüleyip şuna veya buna söylemekle bin zarar getireceğini
hissiyatının tesiriyle görememesidir.
Müteaddit defalar bir iş hususunda münakaşa edilir; meşveret ve müdavele-i
efkâr adı ile söze oturulur. Münakaşa ve kavga ile kalkılır. Bu kavgamsı
konuşmada herkes heyecanlanır. Hisler heyecana gelir. Biri diğerine, diğeri
ötekine hakaretli sözler sarf eder. İlk defa birisi hakaret eder, diğeri de
misilleme yapar. Birinci hakaret edip kalb kıranı kasdederek, "Birinci bana
böyle dedi, ben de ona öyle dedim" der. Bu beş-altı defa tekerrür edince, artık
en yakın dava arkadaşına ikincisi küskün durur. Bu küskünlüğü gören ikinci
birinciden soğur. İkinci ile üçüncü birleşir. Birincinin gıyabında konuşa
konuşa, artık o da haricilerin müşfiki, can kardeşine küsücü olmuştur. Artık
birincinin hakkında tenkitler ve kusurları sayıp dökmeler başlamıştır.
İslâm muaşeret, edep ve terbiyesine riayet etmeden, nefis ve tehevvürüne
kapılarak, dahilî hizmet mensuplarına hariçtekilere dahi yapılmayacak bed
muameleyi yapmaktır. Bu kötü hissiyat zararlı netice doğurunca, "Ben sebep
oldum, özür dilerim" olgunluğunu göstermeyerek, zararlı neticeyi acib bir
halet-i ruhiye ile karşısındaki arkadaşına yüklemektir. Taraflar dahi şahısların
umumunun alâkadar olduğu umumî bir meselede, iki taraf da birbirini sabit
fikirlilikle itham ederek, müessese hizmetine dinamit koyarak umumun zararına
sebep olmalarıdır.
MERHAMET
İnsanlara merhamet etmeyen kimseye,
Allah merhamet etmez.
Rıfk ve merhametten mahrum olan kimse, bütün hayırlardan, iyiliklerden mahrum
olabilir ve olur.
Şefkatten daha hayırlı bir şey yoktur.
Başkalarının sık sık affedin, fakat kendinizi ve nefsinizi asla.
Ölürse iman ve ahlâkıyla, Allah'a ibadet ve takvasıyla din kardeşlerine olan
şefkat, hürmet ve sevgisiyle yer beğensin. Kalırsa el beğensin.
Rıfk, mülâyemet, nezaketle muamale. Bunun zıddı huşûnet, sertliktir. Rıfktan
mahrum olan, hayırlardan mahrum bulunur.
Mü'mine eziyet haramdır.
Lütf, güzellikle, tevazu ve mahviyetle, gönül alarak yapılan muameledir. Temiz
kalplilik ve yüksek insanlık hislerinin eseridir.
Bağışlamak, affetmek ve müsamaha göstermek, başkalarının hatalarından ziyade
kendi hatalarını aramak, bulmak ve kurtulmaya çalışmak, olgunluğun, kâmilliğin
şiarıdır. Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmaktır.
Allah, yumuşak huylu, din kardeşlerine şefkat ve merhamet eden kulu sever.
Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsin.
İslâm dini, hamiyet hissinin kaynağıdır. Her Müslüman, iman ve İslâmiyeti,
namus ve haysiyetini hizbü'l-Kur'ân müntesiplerini, birbirlerini dinsizlere
karşı korumak, müdafaa etmek, ihtimam göstermekle mükelleftir.
İnsaf dinin yarısıdır.
Mağrib tarafındaki tövbe kapısı, halk için kıyamete kadar açıktır.
Mesai arkadaşlarına hürmet ve sevgi beslemeyenler dava ve idare adamı
olamazlar. Sevgi, şefkat, müsamaha, hürmet, müdebbir ve muvaffakiyetlere namzet
bir dava adamının mümtaz hasletleridir.
Hiçbir şey ilim ve hilimden daha efdal olarak toplanmış değildir.
Cemaatin bütün düzen ve ahengi, cemaat fertlerinin yekdiğerine şefkat,
merhamet, sevgi, hürmetkâr münasebetiyle mümkündür.
Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet meyvesini elde eder.
Allah'ın rızasını kazanmak, aziz ve muhterem olmak istersen, din hizmetinde
devamlı muvafak olmanın sırrını ara; hizmet arkadaşlarının hürmete şayan
olduklarını bil ve hürmet et. Onlara şefkat, müsamaha, muhabbet ve merhamet et.
Allah merhamet edenlere merhamet eder. Sen de merhamet et ki; Allah'ın
merhametine nail olasın.
Sulh, cenkten daha iyidir.
Dava arkadaşlarınla ve ehl-i imanla bir iş göreceğin zaman tatlılıkla,
mülâyemetle, mahviyet ve tevazu ile muamele et. Bu güzel ahlâklara riayetle
hâsıl olacak bir hizmette, sertlik, şiddet, hiddet, inatçılık göstermek mânâsız,
hattâ ahmaklık olur.
İslâm düşmanları karşısında çarpışan yiğitlere şefkat, muhabbet ve hürmet et.
Tâ ki, Kur'ân ve iman hizmeti yolunda başını koyarlarken, senden zorluk
çekmesinler. Hizmet-i iman meydanına yeni girenlerin veya fıtrî hususiyet
taşıyanların iplerini uzat. Onları pek sıkma, kabiliyetine göre kaldırabileceği
bir hizmet göster. Herkesin mizacı bir olmaz. Bu dirayet ve feraseti, müsamaha
ve şefkati gösteremezsen, onun ipini koparmış, kaçırmış, bir adam kaybetmiş
olursun. Bu acemilik, bu hamlık ve idaresizliği yapmamak için sık sık kendinle
konuş, idare ve müsamaha icaplarını zaman zaman oku ve kendine ihtar et.
Babam beni "Oğlum!" diye kucakladığı zaman, kendimi taçlı bir padişah
sanırdım.
Din kardeşlerine elinden geldiği kadar merhamet et ki, Allah da sana merhamet
etsin.
Bir kitapta, "Kerem, iyilik, merhamet, ihsan büyüklerin âdetidir" diye
okumuştum. Hayır, yanlış söyledim, peygamberlerin âdetidir.
Âciz kimsenin beline kuvvetli yumruğunu vurma. Olur ki, birgün onun ayağına
düşersin.
Cenab-ı Hak, hikmeti olarak bir kapıyı kaparsa, fazl-u keremiyle başka kapı
açar.
Muarız, lütuf, kerem, semahat görürse, artık ondan kötülük gelmez.
Kötülük etme, sonra iyi dosttan dahi kötülük görürsün.
Ferasetli ve iyi adam kötülerin bir iyi tarafını bulur, o iyiliği takdir eder.
Şerri ve kötülüğü hafifletmeye veya gidermeye böylece muvafak olur. Zira köpek
bile ekmeğini yediği takdirde seni muhafaza eder.
Erler, hizmet ve dava arkadaşlarını kendilerine tercih etmekle muvaffakiyete
berdevam olmuşlardır.
Kötülük düşünen, kötü kimsenin gönlünü iltifatla kap.
Öfke zamanında hürmet ve merhamet ne güzel şeydir.
Din ve dâva kardeşlerinden gelen acı tatlıdır; hakaret takdirdir; tokat,
şefkattir; tükrük misk-ü amberdir. Bu da Nur-u Kur'ân hizmetkârlığının şiarı ve
şe'nidir.
Dünyada mağrur olan kimse, din yolunda selâmetli gidemez. Kendini gören kişi
hakkı göremez.
Alçakların yaptığı gibi din ve davadaki kardeşlerine hakaret gözüyle bakma,
onları küçük görme; onları büyük, kendini küçük gör. Eğer yaşlı isen iman ve
İslâmiyet davasında çalışan, Nur Risaleleriyle nurlanan gençleri, yaşı küçük
ruhu büyük bil. Bu güzel ahlâk, ne güzel ahlâk...
Merhametsizliğin bir alâmeti, nisyan-ı nefisle (kendi nefsini unutarak) kendi
kusurlarını unutmakla din kardeşlerinin her birinde bir kusur bulmak, onlara
karşı sevgisini ve merhametini kaybederek tenkit gözlüğünü takınmaktır. Kendi
kusurlarına yakını uzaklaştırıcı, sisli gösterici âletle bakıp, din
kardeşlerinin kusurlarına ise, mikroskopla bakmaktır.
Kendi kusurlarını gören, kardeşlerininkini örten, kendi kabahatini büyük, din
ve dava kardeşinin kabahatini küçük gören, hattâ göremeyen Müslümanlar, Allah ve
Resûlullahın rahmet ve mağfıretine nail olan, yüksek ahlâklı, yüksek seciyeli
Müslümanlardır. Ehl-i iman nişanını taşıyan dindarlardır. Öyle fertlerden
müteşekkil azlar çoktur, küçükler büyüktür, zayıflar kuvvetlidir.
Merhametsizlikten, münekkitlikten kurtulma yolunda ilerle, ey kardeş! Aksi
halde, ya yakında, ya uzakta, ya dünyada, ya Haktan, ya halktan inmesin sana
adem-i merhamet. Zira, "Men dakka dukka." (Eden bulur.)
Merhametsizlik etme, sonra merhametli dosttan dahi merhametsizlik görürsün.
*Ger görmezsen dünyada mukabil, ukbada görürsün muzaaf ceza, bunu bil.
Merhametsizliği körükleyen, hürmetsizliği alevlendiren öfke zamanında hürmet
ve muhabbet, cennetmekân kimselerin güzelliklerindendir.
Öfke zamanında hürmet ve merhamet ne güzel ahlâktır.
Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.
Güya kendisi kusurdan müberra olmuş, hattâ hata ve yanlışlarından kurtulmuş
gibi, çoklarının ve içinde yaşadığı muhitteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen,
amelen ve hayalen uğraşmak, merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu
tehlikeli merhametsizliği işleyenler, nisyan-ı nefis illetine tutulmuş ve
nefsinin şımarmış olma ihtimalinden titresinler.
Ey nefsim, sen titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla,
kendini tecessüs et. Ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmarene murakıp olma
yüksekliğine çık.
Cennete giren fazilet sahiplerine melekler sorarlar:
"Faziletiniz nedir?"
Onlar cevap verirler:
"Zulme uğradığımız vakit sabrederdik, bize kötülük edilince de, rıfk ile
davranırdık." (Hadis meali)
Allahü Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği ecir, sevap ve mükâfatları, rıfk ve
mülâyemete verir. Rıfktan mahrum olan ev halkı, çok şeylerden mahrum kalırlar.
(Hadis meali)
Rıfktan, şefkatten mahrum olanlar hayırdan, sevaplı amellerden mahrum
kalırlar. (Hadis meali)
Hiddete getirilince kızmayıp, hilm ve sabır gösteren kimse, Allah'ın sevgisine
mazhar olur. (Hadis meali)
Peygamberimiz, Sahabilerine sordu: "Allahu Teâlâ'nın şerefleri ne ile
kıymetlendirdiğini ve dereceleri ne ile yükselttiğini size bildireyim mi?" Ashab
cevap verdi: "Buyur, bildir, yâ Resulallah." Hz. Peygamber buyurdular: "Sana
karşı cahilane hareket edildiği zaman halim ve yumuşak olursun, sana
zulmedenleri bağışlarsın, sana ermeyenlere sen verirsin ve senden alâkasını
kesenlerle sen alâkalanırsın."
Allahu Teâlâ rıfk sahibidir, her hayırlı işte rıfkı sever. (Hadis meali)
İRADE TERBİYESİ ve NEFSE HAKİMİYET
Terbiyenin en makbul olanı, kendi kendimizi terbiye etmektir.
Şuurlu çalışmalı ve düşünerek okumalıdır. Böyle zihnî eksersizler, idmanlar,
münazaralar yapmalı. Zihni inkişaf ettirmeli, hafızayı kuvvetlendirmeli.
Takip edilecek gaye ise, kesif ve devamlı dikkat cehdleri temin etmekten
ibarettir. Zihnî terbiyede esas, her gün bu kabil zor ve devamlı cehdleri
kemal-i cesaretle tekrar etmeye alışmaktır.
Cehdlerimizin aynı gaye ve istikamete doğru teveccüh etmiş olması lâzımdır.
İrade kudreti çok cehd sarfından ziyade, zihnin bütün kuvvetlerinin aynı
gayeye ve aynı istikamete doğru sevk edilmesi ile izah edilebilir.
Zihnen çalışmak dikkatli olmaktır. Tefekkür etmek, dikkatin bir noktaya teksif
ve temerküzünden başka birşey değildir. Görülüyor ki, zihnî faaliyetin her
ikisinde de dikkat mevzuu bahistir.
Tabiatımızın, manevî bünyemizin ilmi, teferuatına varıncaya kadar bize yabani
olmamalıdır. Zihnî ve nefsî hasselerimizin ve arzularımızın sebepleri bizce
malûm olmalıdır.
Fikirler kuvvetlerini hiselerden, teessürî hallerden alırlar.
Fikirler hisler ile beslenir, kuvvet bulur. Fikir kendi başına bir kuvvet
değildir. His ve heyecan, onun mücadele için, muvaffak olabilmesi için muhtaç
olduğu kavvet menbaıdır. Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete
ihtiyacı vardır. O da his ve heyecandır
Fikirler tahkikî imandan gelen aşk ve kuvvetle kuvveden fiile çıkarlar.
Fikrin hareketlerimiz üzerindeki tesiri zayıf olabilir. Fakat his ve heyecanın
kuvvet ve tesiri büyüktür.
İrademi kuvvetlendirmekten ibaret olan gayem bir defa vazıh bir surette meş'ur
oldu mu, bilhassa çalışmak hususunda iradem şuurlaştı mı, bütün haricî âlemden,
ahvalden ve bütün intihalardan his ve fikrimi çekip kurtarmalıyım.
İnsanın yapmadığı işler, yapmak istemediği ve yapamayacağına inandığı
işlerdir.
Müsbet birşeyi devam ettirmek, insandaki istidatları kemale ulaştırır.
Herşeye el atan, herşeyi terk eder.
Birşeyi halledip bitirmeden veya bir eseri anlayarak okuyup tamamlamadan
diğerine başlamak unutkanlığa sebep olur.
Sürekli ve iradî dikkat cehdleri sarf etmeye kendimi alıştırmalıyım.
Okunan ilmî ve imanı meseleyi zihnen tekrar etmeli, sonra sesli olarak
okumalı, sonra kelimelerle anladığını yazmaya çalışmalı, şuurlu çalışmalı,
düşünerek okumalıdır.
İmanî bir fikrin kendimize mal edilmesi ve hayatımıza tatbik edilmesi için,
onun aklımızda kalması gerekir. Bunun için, şuurlu olarak daimî tekrarlar,
eksersizler yapmak gerekir.
İnsanın düşünce ve niyeti ne ise, o insan, ancak onlara göre bir insandır.
Gayeme muvafık bir his şuurumdan geçtiği vakit, onun sür'atle gitmesine mâni
olmalıyım. Onun üzerine dikkatimi teksif etmeliyim. Başka muvafık ve ulvî his ve
fikirleri uyandırması için, o hissi icbar etmeliyim (zorlamalıyım).
Eğer arzu ettiğim bir his bende yok ise ve uyanmıyorsa, onun hangi fikirlerle
veyahut hangi grup fikirlerle alâka ve rabıtası olduğunu tetkik etmeliyim ve
onları şuurumda kuvvetle tutmalıyım. Bu şekilde, istediğim fikri veya hissi
uyandırmalıyım.
Eğer süflî ve lüzumsuz bir fikir şuuruma gelir ve beni meşgul ve rahatsız
ederse, ona dikkat sarf etmekten vazgeçmeliyim. Zihnimi dağıtmamak için, gayem
dışındaki lüzumsuz şeylerle oynamamalıyım. Vakit zayi etmemeliyim. Zamanımı
israf eden münakaşa ve sohbetlere katılmamalıyım. Kendi nefsime inayet-i Hakla,
himmet-i Nurla hakim olmaktan, tasarruf etmekten mütevellid bir şükür ve şeref
duymamalıyım. Ve başkalarının tâbi oldukları cereyanlara kendimi kat'iyyen
kaptırmamalıyım.
Nefse hakimiyete muvaffak olmak için en müessir vasıtalar, ruhta şiddetli
sevgiler veyahut sert ve şiddetli defi kuvvetler -nefret gibi - doğuranlardır.
Nura sevgi, zulmete nefret...
Güzel birşeyi veya fikri tefekkür ettiğim zaman, kelimelerle düşünmek yerine,
düşündüğüm şeyleri gayet vazıh bir surette görmek istemeliyim. Veya ifade
ettikleri mânâları düşünmeliyim.
Umumî bir göz gezdirmek, tenbel ruhların usulüdür. Mütekâmil ruhlar, zihinde
tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi
süzülmesine imkân verirler.
Zihnî faaliyet için takip edeceğim gaye iradî dikkat cehillerinden ibarettir.
İmanı kurtarmak Kur'an'a ve Nura hizmet gibi mukaddes ve asîl bir dâva uğrunda
hayatımı fedadan çekinmeyeceğim.
Yeknesak dünyevî meşguliyetler, insanın mahiyetindeki ulvî melekeleri
körletir. Manevî terakkiyata medar olacak yüksek istidatları söndürür.
Kabiliyetler verimsiz kalır.
Tenbelliğe, basit ve mânâsız zevklerime karşı; müsaade etmeyeceğim.
Yüksek bir gaye, ebedî canlı ve cazip bir maksat... İşte bütün sıcak heyecan,
ve fikirlerimizi bunun üzerine çevirebilmeliyiz. Böylece hedefe varabiliriz.
Gayr-i meşru veya lüzumsuz arzularıma mukavemet ve muhalefet etmeliyim.
İşimizin kudsiyetine ve yükseliğine karşı bir his mi husule geldi.? Hemen iş
başına! İşi hoş ve cazip kılan zihnî ve bedenî bir kuvvet mi hissettik? Çabuk
kitap başına! Derhal iş başına!
Tenbel bir hayat seyrinin vicdan azabından azade kalması kabil değildir.
Nur-u Kur'an'la meşguliyet insanda yüksek nazlara, ebedî saadete ve bakî
şereflere karşı yüksek hisler husule getirir.
Zihnen çalışan insanlar, yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya
muvaffak olurlar.
Biz dikkatimize büyük mikyasta hâkim olabiliriz -mevzuumuzu tekrarlamak
suretiyle.
Şehevî temayülleri uyandıran, tahrik eden ve bizi müphem hayallere müsait
kılan, tembelliğe teşvik eden kitapları okumamalıyız. Bunlardan nefret
etmeliyiz. Kur'anî ve imanî hakikatlerle saadet anahtarları veren eserleri
okumalıyız.
Fikirleri ve hareketleri hoş ve meşru olmayan; hayal tarzları İslâmiyete
muvafık gitmeyen ve vaki sebelerle tenbelliği mâkul ve meşru gösteren
arkadaşlardan büyük bir soğuklukla uzaklaşmalıyım.
Tabiatımızın, manevî bünyemizin ilmi, teferruatına varıncaya kadar bize
yanbanî olmamalıdır.
Zihnî ve nefsî hasselerimizin ve arzularımızın sebepleri bizce malum
olmalıdır.
Tahkiki îmân dersleri ile tenevvür eden bir kimsede sefil hisler yerlerini âlî
duygulara terk ederler.
Nazarlarımı haricî âlemden kendi nefsime iradî bir surette çevirmeliyim.
Hâricî vak'a ve hâdiselere tabî olmadan, kudsî hizmetime ve ulvî meşguliyetime
devam etmeliyim
İrademi kuvvetlendirmekten ibaret olan gayem bir defa vazıh bir surette meş'ur
oldu mu, bilhassa çalışmak hususunda iradem şuurlaştı mı, bütün haricî âlemden
ahvalden ve bütün intibalardan his ve fikrimi çekip kurtarmalımı.
Gaye ve maksatta muvaffak olmanın sırrı şudur: Maksat ve gayeye faydalı olan
bir şeyden istifade etmektir. Onun haricindeki şeylerde meşguliyeti mâlâyani
addetmek, lüzumsuzluğuna inanmaktır.

BAŞARIYA GÖTÜREN PRENSİPLER
Az yemeye dikkat. Dolu mide
dikkati ref eder (kaldırır).
Tefekkür, şükür hisleri kalkar. İnsanı kasavet bağlar.
Daima azimli olmak. Himmeti dağıtmamak. Herşeyini "bugün bilmek.
Bilseniz ki gayret ne kadar kıymettardır, bir dakika boş durmazdınız.
Yaptığın işi bütün mevcudiyetinle, hayatın ve mevcudiyetin ona bağlı imiş gibi
yap.
Her an muvaffak ve muzaffer olacağım cehdi içinde olmalısın. Bir işi
bitirmeden başka bir işe el atmamalısın.
Bir yerde devamlı kalmak gaflet verir. Aklını çalıştırarak oku.
Yüksek yerlerin hafıza üzerindeki tesiri büyüktür.
Ezberlemek hafızayı açar. Yatarken imanî bahisleri oku.
Bütün tehlike okuyamamaktan çıkıyor.
Okuyamamaktan kork. Harfi harfine kitabî ol.
Tenkit için okur, istifade edemez. Başkası için okur, istifade edemez. Kendi
nefsi için okur, istifade eder.
Hizmet için değil, nefsimi ıslah için okumalıyım.
180 değil, 1080 defa okunsa yine az.
En mühim iki şey: okumak; uhuvvet (kardeşlik) ve ihlâs, yani samimiyet
dairesinde hizmet.
İstidadan inkişaf ettirmek için çok okumak.
Daima okumak.
Dem ve damarlarımıza karışacak derecede okumak.
Az da olsa devamlı okumak. Okumak, yazmak, dinlemek, susmak. Satır satır,
kelime kelime okumak. Hizmet hizmet derken şahsî dersini unutanın hizmeti
muvakkat olur. Şimdi oku, kabirde okuyamazsın. Hususî okumanı terk etme.
Büyük zatların sözünde bazen yetmiş mânâ bulunur.
Herşey, her mesele okumakla halledilir. Zira eserlerde hepsi var. Fakat insan
görmüyor.
Oku, oku, her gün oku. Okudukça oku ki, ruhun nur-u İlâhî ile parlasın. Kalbin
nur-u Kur'ânla temizlensin. Aklın nur-u İslâmla işlesin ve yükselsin.
Kalemen, amelen, lisanen çalış.
Gençlikte insan ne ile meşgul olursa, istidatları onda inkişaf eder.
İnsanını kırk yaşına kadar istidatları ve kabiliyetleri onda inkişaf eder.
Günlük içtimaî hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına mânidir. Bu
noktaya dikkat lâzımdır. Zira bu gün buna "genel kültür" ism-i herzesi takılmış.
Kabiliyetleri inkişaf ettirebilmek için herşeyden evvel meşru ve sebatkâr bir
şekilde çalışmayı bilmek lâzımdır.
Mesleğimiz meşakkattir. Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, te'sistir.
İnsan kalben ne düşünürse, kendisi odur.
Bir mücadelede mağlup düşmek, bir ahd ve gayrette muvaffakiyetsizliğe uğramak,
mücahede ve gayretin icabatındandır. Gayeye erişmek ve yükselmek isteyenlerin
"beklemeye mecbur oldukları" faydalı bir imtihandır.
Zihinleri müsbet düşüncelerle dolu iken, insanların hakikî halinin kuvvetinin
yüzde elliye yakın bir nisbette ziyadeleştiği, tecrübelerle sabittir. Maneviyatı
kırık kimselerin de normal kuvvetlerinin üçte birinden aşağı bir derecede
kuvvetsiz bulundukları görülmüştür.
Senin ne bedeninde, ne zihninde hiçbir arıza yok. Seni yıldıran, karşılaştığın
haller değil o haller hakkında düşündüklerindir. O haller başına gelmeden
onların merakını çekmek akılsızlıktır.
Meseleyi düşünmeli, fakat üzülüp gam ve keder içinde kalmamalı.
Düşünmek, muhakeme ve muhasebe etmekle üzülmek, birbirinden farklı olan
hallerdir.
Düşünmek demek, meselenin neden ibaret olduğunu tesbit ettikten sonra lâzım
gelen tedbirleri sükûnetle almak demektir.
Dehâ dikkati değil, dikkat dehâyı verir.
Bir insan meşru ve sebatkâr bir şekilde çalışmasını ve nizamlı yaşamasını
bilmezse, kabiliyyetlerini inkişaf ettiremez. Çalışmak, sadakat ve sebat etmek
suretiyle kendisini yetiştirmek iradesine sahip değilse, kabiliyetlerini
geliştirmekte muvaffak olamaz.
Sizin ne düşündüğünüzü bilsem, ne olduğunuzu bilirdim. Biz neysek,
düşüncelerimiz bizi öyle yapmıştır. Bizi müsbet ve menfiye, fayda ve zarara,
hidayet ve dalâlete, ferah ve sıkıntıya, gam ve meserrete, neş'e ve neşveye sevk
eden âmil, ruh haletimizdir. Bir adam bütün gün ne düşünüyorsa, o adam odur.
Başka türlü nasıl olabilir?
Mütedeyyin (dindar) bir mü'mindeki sıkıntı hali onda ruhî inkişaf ve terakkiye
olan istidadın delili ve tereşşuhatıdır. Hem meşakkat, alâmet-i makbuliyettir.
Zihindeki menfî fikirleri çıkartmak, bedendeki urları çıkartmaktan daha
mühimdir.
Denizde bir balık taifesi var, bütün rızkını öğleye kadar toplar.
Nefis öldürülürse tarikatın yoludur. Bizde nefis ile mücadele etmek var.
Nefis bizi kötülüğe sevk etmek ister. Aklımıza fena şeyler gelir. Onlar
terakkimize vesiledir. Onlarla mücadele ederek hizmete devam!
Meşakkat bizim gıdamızdır.
Üç şey kalbe nasihat tesir ettirmez: uyku sevgisi, rahat sevgisi, taam sevgisi
. (Hadis meali)
Okumak, okumak, okumak, yine okumak. Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak.
Veya kitab-ı kebir-i kâinatı okumak.
İnsan yaşlandıktan enaniyet gençleşir. İnsan yaşlandıktan imtihan şiddetlenir.
Her hatayı yapabilirsin, fakat bir hatayı iki defa yapma.
Menfi birşey duyunca iç âleminde müdafaat ile onun şuur altına ve üstüne
tesirini izale et.
Nefsini kusurlarla âlûde bil. O zaman yüz kusuru yirmiye indirebilirsin.
Birisi birşey yapsa ve o sana yıkılsa, "Benim kusurumun cezasıdır" de.
Her sohbette dinleyici ol. Daima öğrenmeye çalış. Yetişmeye muhtaç olduğun
şuurunu muhafaza et. Mevzu hakkında fazla malûmatın olsa da sus.
Sana, bana, ona faydalı ise konuş. Konuşmamak zararlı ise konuş. Fakat ihtisar
et. Tafsilâta geçme.
Muvazeneli, satırdan, kitabî konuş.
Kim ne çekerse dilinden çeker.
Her sohbette müstemî (dinleyici) ol. Daima, "Öğrenmeye, yetişmeye muhtacım"
diye dinle.
Herkesin kaldıracağı şekilde konuş. Az ve öz konuş.
Dinleyiniz, hitap ettiğiniz kimseye ehemmiyet veriniz, zarif iltifatta
bulunuz.
Kendinizden bahsetmeyiniz. Sizi dinleyen kimseye onu ilgilendiren şeylerden
bahsediniz.
Karşınızdakini konuşturunuz, dilini çözünüz. Onun sevdiği mevzulardan
bahsediniz.
Her insanın iki ciheti vardır. Bir cihetini gören insan kördür.
Düşün, söyle. Evvel düşün, sonra söyle. Muhakemsiz sözler kinci ve
dağıtıcıdır.
Önlerine çıkan insanlara sırlarını söyleyen, hoşsohbet değildir.
İnsan ne kadar âlim olursa olsun, cahillerin yanında cahildir.
Cahilin kırıldığını görünce selâmet, ona karşı tatlılık göstermek ve "Evet"
demektir.
Konuşmada dikkat edilecek hususlar:
* İkide bir nasihat etmeye kalkışmayın.
* Palavra atmayın.
* Ateşi körükleyecek mevzulardan sakının.
* Münakaşadan sakının.
* Öğünmeyin.
* Konuşurken gösteriş yapmayın.
* Ziyaretinizi seyrek yapın. Hitabın tesirlisi, göze bakıp kalbe hitap etmektir.
Hitap ederken üç şeyi bilmek ve kullanmak gerekir:
1. Vuzuh ile, ap açık beyan etmek ve anlatmak.
2. Hakikati söylemek, müsbet ilimlere müstenid faydalı malûmatı ve bilgileri
söylemek.
3. Güzel okumak, kelimenin mânâsına göre sese ahenk vermek.
Münakaşa ile hiçbir dâva kazanılmaz.
Dâvasını "ifade eden" kazanır.
Sadırdan değil, satırdan konuş; kitabî olsun.
Konuşmalarda en küçük bir alaylı kelime dahi kullanmaktan sakınınız.
Alay, alay edilende kapanmaz bir yara açar.
Kalbler kırılınca ruhta kin ve adavet (düşmanlık) başlar.
Şakacı olmayınız. Zira şaka muhabbetin sonu, adavetin başlangıcıdır.
Şekva etmek, arkadan çekiştirmek iradesiz kişilerin işidir.
Tenkit bir zehr-i katildir (öldürücü zehirdir).
Ciddiyeti esas tut.
Gülmemek ciddiyetin başıdır. Şaka muhabbetin kezzabıdır.
Sağırların en beteri, kusurunu işitmek istemeyen insandır.
Dünyada mağrur olan, din yolunda gidemez.
Büyüklüğüne kapılan kimse kibreder. Bilmez ki, büyüklük hilm ve yumuşaklıktır.
En büyük nisyan, bir insanın kendisini kusursuz bilmesi, mesai arkadaşlarını
kusurlu bilmesidir. Kendini beğenmek gururdan, kibirden, kıskançlıktan ileri
gelir.
Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halline çalışmak ya safdillik veya
şuuraltı yahut üstü garaz ve muhalefet nişanıdır veyahut canı sıkılmışın intikam
kokusudur.
Büyük bir mevki ve makam sahibi olduğun zaman, akıllı isen, düşkün kimselere
gülme. Çünkü nice makam sahibi kimsenin düştüğü, düşkünün onun yerine geçtiği
görülmüştür.
Allah'a kul olan insanda benlik olmaz.
Bu hizmette "Birisi bana tahakküm ediyor" diyen, kendisi mütehakkim kimsedir.
Tahakküm etmek ister.
Hilm ve teennî (yumuşak ve soğukkanlı olmak) kıyassız derecede sertlikten
fazla lâzım.
Tehevvür eden (hiddetlenen) daima haksız görülür ve görünür.
Hiddet eken nefret biçer.
Güya kendisi kusurdan müberra olmuş, hata ve yanlıştan kurtulmuş gibi,
çokların ve içinde yaşadığı muhiteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen, amelen
ve hayalen uğraşmak merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli
merhametsizliği işleyenler, nisyan-ı nefis (kendi nefislerini unutma) illetine
tutulmuş ve nefsinin şımarmış olmasından titresin.
Ey nefsim, titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla, kendini
tecessüs et. Ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmarene murakıp olmak yüksekliğine
çık.
Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına omuzlarımızı koyarız.
En kötü iradesizlik, işbirliği halinde çalışanların birbirlerini sabit
fikirlilikle itham edip kendinin sabit fikrinden habersiz olmasıdır.
Cemaat ruhundan istifade edilmelidir.
Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis
olur. Aldatıcı olursa fesadı daha şedid olur. Dahilî olursa zararı daha azîm
olur. Çünkü dahilî düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Haricî düşman ise
bilâkis asabiyeti (millî duyguları) şiddetlendirir, salâbeti (cesareti)
arttırır.
Nifakın cinayeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâmı zelzeleye maruz
bırakan, nifaktır. Bunun içindir ki, Kur'ân-ı Azimüşşan ehl-i nifaka fazlaca
teşniat ve takbihatta bulunmuştur (kınamıştır).
Başkasının sözünden ziyade, içinde beraber çalıştığımız, yakînen tanıdığımız
arkadaşlarımızın sözünü dinlemeliyiz.
Sabır insana önce zehir gibi olur, fakat fıtrata yerleşince bal olur.
Kudsî uhuvvetin (kardeşliğin) tesisi için çokluğa lüzum yoktur. Üç-beş kişi
kâfidir.
İnsandaki kuve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye ve kuvve-i akliyenin hepsinin
istikametli olmasıyla ancak insan sırat-ı müstakimde bulunabilir. Bir tanesinin
ifrat ve tefriti istikameti bozar. Maazallah, insanı dalâlete atar.
Hizmeti-i Nuriyenin esiri olan, esaret zincirinden kurtulmak istemeyen bir
esirdir.
Hastalıklara su-i ihtiyarımız sebep olursa, mes'ul oluruz. Değilse kader-i
İlâhi der, sabrederiz.
Aman sıhhatinize dikkat ediniz. Yoksa hizmet kısa olur.
Namazın hakkını vermek için 9. ve 21. Sözü sık sık tekrarlayınız.
Günlük evrada ihtimam, azamî ihtimam göstermek gerekir.
Evrad hizmetin zevk ve tesirini çoğaltır.
DİKKAT ve HAFIZA
Hafızanın tecrübe ile âdeta
ihtisas peyda ettiği görülmektedir. Hafıza, zekânın en büyük sermayesidir.
Tatbik edilmeyen tecrübeler, malûmat yığınından başka birşey değildir.
İntiba ne kadar şiddetli olursa, hafıza kadar kuvvetli olur. Meselâ heyecanla
öğrendiklerimizi unutamayız.
Hıfz, dikkat ve alâkanın gücü derecesinde kuvvetli olur. Birşeyi ne kadar
dikkatle ve alâkayla telâkki edersek, beklememiz ihtimali o kadar çok olur. Çok
defa kolayca öğrenilen şeyler çabuk unutulur.
Sarf edilen gayret, fikirde birçok bağların vücuda gelmesine sebep olur.
Hafızada fasılalı tekrar, fasılasız tekrardan daha faydalıdır. Çünkü zihin,
fasılalar esnasında şuursuz bir surette o mevzu hakkında faaliyette bulunur.
İyi bir hafızanın bazı vasıflan şunlardır:
* Kolaylık ve çabukluk, yani az zamanda ve fazla zahmet çekmeksizin bir mevzuu
anlama kaabiliyeti.
* Sağlamlık, yani uzun zaman değişmemesi;
* Kavrayış, yanı hafızanın mümkün olduğu kadar fazla şeyleri muhafaza etme
kabiliyeti.
Ezberleme ya aynen, ya meâlen olur. Aynen ezberlemeyi itiyad etmemeli.
Birşeyin hulâsasını bellemek itiyadını kazanmalıdır.
Zihnen çalışan insanlar yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya muvaffak
olurlar.
Biz dikkatimize büyük mikyasta hakim olabiliriz—mevzumuzu tekrarlamak
suretiyle.
İdrak ne kadar gayretle yapılmış ise, hıfz etme o nisbette kuvvetli olur. Sarf
edilen gayret fikirler arasında bağların meydana gelmesine sebep olur. İdrak
zamanı ne kadar uzarsa, bellemek ihtimali o kadar ziyadedir.
İntiba ne kadar tekerrür ederse, hafıza o nisbette emniyetli olur. Birkaç defa
görülen veya okunan eser, diğerlerinden daha ziyade hatırlanır. İntiba ne kadar
vazıh ve berrak olursa, onu bellemek ve unutmamak imkânı o derece artar. Açık
yazılmış makale, vazıh söylenen konferans gibi.
Bir intiba hasselerimizden ne kadar fazlasını alakadar ederse, hafıza o
nisbette emniyetli olur. Bir defa yazmak, birkaç defa okumaya muadildir.
Bir intiba ne kadar fazla tedai uyandırırsa, o nisbette iyi hıfz ve hatırlama
olur. Telâhuk-u efkâr (fikirlerin birleşmesi) neticesinde zihin inkişaf eder.
Mahfuzatımız (ezberimizdekiler) zihnimizin sermayesidir. Hafızasında sermaye
olmayan bir zekâ, faydalı bir halde işleyemez.
Anlayarak ve dimağen hazmederek ezberlemeli.
Aynen ezber, lisanda terakki ve inkişaf için faydalıdır.
Mealen ezber muhakeme kabiliyetini inkişaf ettirir.
Hafıza fikirlerin tedaisine tâbidir. Muhtelif hadiseler ne kadar muhtelif
suret ve tarzlarda düşünülürse, o nisbette kolay hıfz olunurlar
Hafıza alâkaya tâbidir. Hafızaya hakim olan, alâkadır.
Birşeyi ezberledikten sonra vakit vakit tekrarlar yapmak zarureti vardır.
Evvelce idrak edilmiş olan şeylerin zihinde teşekkülü temsilî muhayyiledir.
Hatıraları maziden şimdiye getirir.
Vücuda getirici muhayyile, zihnin evvelce idrak ettiği şekillerden tamamen
ayrı olarak yeni terkipler husule getirmek hususundaki kabiliyetidir.
Vücuda getirici
muhayyilenin âmil ve sebepleri şunlardır:
* Fikrî âmiller.
* Hissî âmiller.
* Gayrî şuurî âmiller.
İnsan sahip olduğu bilgiler arasında ne kadar fazla tahlil ve terkip ameliyesi
yapmışsa, muhayyilesinin vücuda getirici kabiliyeti o derece artar.
Zihinde hayaller ne kadar kuvvetli ve çok olursa muhayyile unsurları o kadar
bol ve sağlam demektir. Bunun için, bellenen şeylerin Kur'ânî hakikatlar gibi
açık ve sağlam olması hem hafıza, hem muhayyile için çok faydalıdır.
TAKİP
EDECEĞİM İRADİ PROĞRAM
Gayeme muvafık bir
his şuurundan geçtiği vakit onun sür'atle gitmesine mani olmalıyım. Onun üzerine
dikkatimi teksif etmeliyim. Başka bir muvafık ve ulvî his ve fikirleri
uyandırması için o hissi icbar etmeliyim.
Eğer arzu ettiğim bir his bende yok ise ve uyanmıyorsa onun hangi fikirlerle
veyahut hangi grup fikirlerle alaka ve rabıtası olduğunu tedarik etmeliyim.
Dikkatimi o fikirler üzerine teksif etmeliyim. Ve onları şuurumdan kuvvetle
tutmalıyım. Bu şekilde istediğim fikri veya hissi uyandırmalıyım.
Eğer suflî veya lüzumsuz bir fikir şuuruma gelir ve beni meşgul ve rahatsız
ederse ona dikkat sarf etmekten vazgeçmeliyim. Onu hiç düşünmeye çalışmamalıyım.
Onu yok etmeliyim. Zihnimi dağıtmamak için gayem dışındaki lüzumsuz şeylerle
oynamamalıyım. Vakit zayi etmemeliyim. Zamanımı israf eden münakaşa ve
sohbetlere katılmamalıyım. Kendi nefsimi inayet-i Hakk'la himmet-i Nur'la
hakim olmaktan tasarruf etmekten mütevellit bir şükür ve şeref duymamalıyım. Ve
başkalarının tabi oldukları cereyanlara kendimi kat'iyyen kaptırmamalıyım.
NEFSE
HAKİMİYETE MUVAFFAK OLMAK İÇİN MÜESSİR VASITALAR
Ruhta şiddetli sevgiler
veyahut sert ve şiddetli def'i kuvvetler (nefret gibi) doğuranlardır.
Nura sevgi...
Zulmete nefret...
Güzel bir şeyi veya fikri tefekkür ettiğim zaman kelimelerle düşünmek yerine,
düşündüğüm şeyleri gayet vazıh bir surette görmek istemeliyim. Veya ifade
ettikleri mânaları düşünmeliyim.
Umumî bir göz gezdirmek tenbel ruhların usulüdür.
Mütekâmil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla
takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkân verirler.
KAYNAK: Zübeyir
GÜNDÜZALP; "Nefis Muhasebesi", Yeni Asya Neşriyat.