Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Murat Başaran

O'nu Öğretmediler

Bu ülkenin okullarında çok şey öğrendim...
Eklembacaklıları bile!
Solon'un kanunları için kaç gecemi feda ettim...
Ve kilolarca kitabın seneler süren hamallığı...
Hesapta eğittiler bizi.
Ama eğemediler.
Yıllar geçti...
Çok şeyin hesabını yaptım inceden inceye...
Sinüsler,polinomlar hiç işime yaramadı.
Ben birşeyler arıyordum.
Gerçeği arıyordum.
Gerçek O'ndan ibaretti.
O'nu öğretemediler.
Sonra...
Bir aydınlık...
Bindöryüz küsur sene evvel.
Buldum.
Gerçek sevgilinin,sevgilisi...
Dedim ki kendime:
"O'nun çektiği sıkıntının bir zerresine katlansak dünya dize gelir..."
Ve sonra...
Ya Allah,Bismillah...
O'nun sevdasına tutunup çıktık meydana.
Biz kaç asırdır hep galip başlamışız mücadeleye...
Şuurumuzun hakim edasından korkmuşlar meğer...
O'nu öğretmediler...
İnsanların Efendisinden,bahsetmediler hiç,bu ülkenin okullarında...
Ama öğrendim...


Beni Bekleyen Var mı?

Bir dağ başında,bir deniz kıyısında,mum ışığıyla aydınlanmış izbe odalarda...
Veya rengarenk ışıkların yanıp söndüğü,ölçüsüz çığlıklarla dolu şarkılı türkülü salonlarda...
Beni bekleyen var mı?
Elinde bir gül,dudaklarında tebessüm;ölüm gibi...
Ve sonra alışmadığım iklimlerde...Bir başına kararsız;benim gibi...

" Kim o?"diye her gürültüye seslenip,"Ben geldim!"cevabını benim dudaklarımdan duymak isteyen ürpertili bir yürek...
Var mı?
Bilemem...
Bir istasyon...
            Bütün trenler kalkmış...Harabe gar binasının ışıkları sönmüş.Ortalıkta kimseler yok.Vakit akşam üstü.

Biraz sonra da gece.
           Kocaman bacalı simsiyah eski bir tren,gar binasının yanında hayalet gibi duruyor.Bu tren kalkacak mı?

Bu tren nereye gider?Beni,beni bekleyene götürür mü?
             Trene dalmış gözlerim.İçim içimi kemiriyor.Karanlıktan sessizlikten,yalnızlıktan korkuyorum.Hafif bir rüzgar      esiyor.Sanki
"Bu Dünya boşaldı.Bir sen kaldın yalnız başına"diyor.Daralıyorum.Rüzgar alaycı.Gözlerim trende.

Donmuş gibiyim.
             Hani rüyalarda kaçamaz ya insan.Avazı çıktığı kadar bağırmak ister.Ama ağzını açamaz.Kaçıp kurtulmak ister,adımını atamaz.İşte öyle...
                Çok derinlerden bir düdük sesi duyuyorum.Yüreğim cız ediyor.Bu sesi benden başkasının duymadığına   eminim.Sonra o eski trenin tekerlekleri usul usul dönmeye başlıyor.Bacasında belli belirsiz bir duman...

Heyecan basıyor yüreğime.

Tren önümden geçiyor.Şaşkınım,heyecanlıyım,korkuyorum.Kayboluyor tren...
Ben herşeyini kaybetmiş,yedi yaşında bir öksüz gibiyim şimdi.
Bakmak istemiyorum karanlığa.Görmek istemiyorum istasyonun bomboş halini.Kapıyorum gözlerimi...
Beni bekleyen var mı?
Ben gidemezsem bile bana gelecek...
Veya"Sen gelmezsen ölürüm"diyecek olan...
Gözlerim kapalı.Sanki terkedilmişim.Sanki dünyam yıkılmış.Sanki yalnızım.
Derinlerden bir ses daha...Trenin boğuk uğultusu gibi.Beni bana çağırıyor:
"Seni bekleyen var;günde beş defa..."


Murat BAŞARAN

***Son sefer***
Ne farkeder?
Ha sabah olmuş...
Ha akşama yakalanmışım...
Bu istasyonda, kırık dökük bankın bir ucunda...
Oturmuşum.
Hayatı seyrediyorum.
Dörde katlayıp iç cebime koymuşum İstanbul’u...
Bekliyorum...
...
Kaçırdığımı zannettiğim bütün trenler...
Bütün vapurlar...
Ne varsa bir yerlere giden...
Dönüp dolaşıp geldiler...
Anladım sonra geç olmadan...
Onlar kaçırmış beni ve bensiz kalmışlar gitmenin telaşlarında...
...
Ne farkeder?
Ha sabah olmuş...
Ha akşama yakalanmışım...
İsteyen istediği yere gitsin; hep birlikte koca dünyanın üzerinde...
Dönüp dolaşıyoruz...
Ben hayatı seyrediyorum; oturduğum yerden...
Onlar gittiklerini zannediyor.
Üstelik İstanbul cebimde...
...
Bu istasyonda, kırık dökük bir bankın ucunda...
Yaşanmış günleri biriktiriyorum, eskiciye vermek için...
Okunmuş ve kuponları kesilmiş bir gazete gibi sakin...
Ve ama huzur içinde...
Zamanı seyrediyorum.
...
Trenler geçiyor...
Vapurlar kalkıyor...
Herkesin itiş-kakış bindiği...
Gitmenin telaşlarında; geri döneceklerini düşünmeden...
...
Bir an gelecek...
Yaşanmış günlerle, yaşanmamışların arasında...
Belki sabah, belki akşam; farketmeyecek...
Bir gemi veya bir tren...
Sadece İstanbul’la benim için...
Yanaşacak yalnızlığıma...
...
Bekliyorum...

Ahirzaman yiğidi

Kapındayım...

Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde...

Ne de cebimde sorular...

Sevmeyi arayan yorgun gönlümün,

Sessiz ama arzulu çekiştirmesinin peşinde...

Kapındayım...



Bugün böyleyim işte...

Bazen böyleyim.

Yangınımın alevleri susar...

Fırtınam diner...

Tatlı bir başağrısını katık edip,

ruhuma ayna ararım anlamak için...

Bir limana sığınır gibi...

Kapındayım işte.



Uzaktan gelmedim; zaten biliyorsun...

Ben bu mahallenin çocuklarından

artakalanım...

Bir taş koyamadım belki bir taşın üstüne...

Ama hiç yıkmadım.

Ondandır;

Bir yanım hüzün, bir yanım teselli...

Benimkisi...

Ahir zaman yiğitliği!


Kapındayım...

Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde...

Ne de cebimde sorular...

Yetecek yorgun gönlüme,

Hatırlanmak...

Gözüm yok fazlasında...

Başladığım yerde bitirmek umuduyla...

Kapındayım...
 

Çay kimi çağırır?

Vakti vardır...

Ve can çeker.

Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey, o çaya sohbet katan, lezzet katan dostlardır.

Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir.

Yalnızlığa hüzün taşır çay...

Sohbete muhabbet...

.....

Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur:

Bir bardak demli çayın yanında ne kıymetimiz var?

Hangi dostun bir bardak demli çayı için "hasretin adı" ve "katma değer"iyiz?

.....

Vakti vardır..

Ve can çeker.

Can, çayı bahane edip dost ister.

Profesör istemez, genel müdür hiç istemez...

Makam ve mevki...

Ve dahi şan ve şöhret...

Ve dahi mal ve mülk sahibi istemez.

Aradığı insandır.

"İnsan" sıfatının yanında, som altına şekil katmak için sokuşturulmuş bakır kadar ehemmiyeti olmayan unvanları hesaba katmaz...

Ve can, insan çeker.

Bir bardak demli çayın her yudumunu, ab-ı hayata dönüştüren insan!

.....

Bir daha mesele şudur:

Canımız kimi çeker ve kimin canı bizi çeker?

Ve neden?

.....

Hayattan aldığımız ve hayata kattığımız can sıkıntılarının çoğunun sebebi, maalesef değersiz şeylerden ibarettir.

Ne bu dünyadan çekip giderken bizimle birlikte gelirler.

Ne sonrası için işe yararlar.

Üstelik, bir bardak demli çayın yanında bile, sahibini "beş kuruş" sahiplenmezler

.....

Su kaynar...

Aşk ateşinde...

Bir tutam çay yaprağıyla karışmak, vuslattır.

Bu sıcaklığa...

Bu buhara ram olur ve yayılır duygular.

Sonra aşkın rengidir ve demidir görünen.

Ve aşkın rayihası.

.....

Söyleyin şimdi:

Can kimi çeker?

Kimin canı bizi çeker?

Bu şiire kim bir mısra katar gönlünden?

Sohbeti kim demler?

"Ol" Dediği Zaman

“Zavallı bir çocuk gibi kalmıştı ortada…

Sanki güvenle tuttuğu el usulca kayıp gitmişti avucundan…

Bir anda bu büyük ve kalabalık meydanda sahipsiz hissetti kendisini…

Çocuk gibi ağlamalıydı hıçkıra hıçkıra…

Beyninin zarlarını yırtarcasına, sesi kısılırcasına, bütün hücreleriyle…

Kundaktaki bebeğin muhtaçlığı ve

masumiyetiyle…

Ağlamalıydı…

Ama…

Bebek değildi…

Çocuk değildi…

Ve ama daha muhtaç…

Ve ama daha masumdu…

•••

Bu ızdıraba, ağlayamıyor oluşu eklendi bütün ağırlığıyla…

Yer altından kayıyordu sanki…

Zemin kayıyordu…

Nereye baksa ufuk bulanıklaşıyor…

Ufuk kayıyordu sanki…

Yönleri kayıyordu…

•••

Dudaklarını ısırıyordu…

İki damla gözyaşını gözlerini kapayarak

hapsetti sımsıkı…

Eğdi başını…

“En fazlası ölüm” dedi içinden…

Tam da razı olmak üzereyken…

Bir titreme tuttu içten içe…

Ve alelacele tutundu hayata.. yaşamaya…

Açtı gözlerini…

•••

Bir bankta oturuyordu şimdi…

Kainat meydanının tam ortasında yerini arıyor; durduğu yeri seyrediyordu…

“Şimdi ne olacak?” sorusuyla çarpıştığı anda olmuştu herşey…

Ve “Sonra ne olacak?” sorusu…

Birer birer inmişti yüzüne tokat gibi…

Cevapsız kalmıştı…

•••

Cevap verme mecburiyeti hissetmeden yaşamak ne kadar rahattı halbuki…

Anlamsız bir mutluluk içinde…

•••

Cevapsız kalmıştı…

Ve “Nereye kadar?” sorusu dikildi karşısına…

Sanki…

Sanki kenar mahallelerin arka sokaklarında kıstırmış; konforunu başına geçirmişti

birkaç serseri soru…

“Şimdi ne olacak?”

“Sonra ne olacak?”

“Nereye kadar?”

İlk iki soruya cevap verme zahmetine girişmemişti ki, üçüncüsü yetişti; ve cevabı zaten sorunun boynunda sallanıyordu bütün haşmetiyle…

“Ölüme kadar…”

O cevap…

Kendisinin veremediği ama sorunun boynunda asılı duran o cevap, nefesini kesen son darbeyi indirmiş ve ortada kalıvermişti…

O zaman ilk iki soru daha bir haşmetle

dikildi karşısına…

“Şimdi ne olacak?”

“Sonra ne olacak?”

•••

Gündüzleri kalabalıkların arasında günübirlik amaçların…

Geceleri sarhoş kahkahaların arasında uyuşuk…

Uykuyu hatırlamıyordu zaten…

Arada bir köşe başlarında sorular beliriyor ve bazısı ileri giderek omuz atıyordu…

“Ne işe yarıyorsun?”

“Sen kimsin?”

Adımlarını sıklaştırıyor veya yönünü değiştiriyor, yüzleşmemeye çalışıyordu…

Ta ki o ana kadar…

•••

Önceleri umursamadı…

Ama diline takılan şarkıların yerini ritmik bir soru almıştı; hüzünlü bir melodiyle mırıldanıp

duruyordu…

“Ölüm var gülüm… Ölüm var gülüm…

Ölüm var gülüm...”

Sevgililerine derdi “Gülüm” diye…

Ve şimdi içinden bir ses onu ‘sevgili’ gibi sahiplenmiş, “Ölüm var gülüm” diyordu…

Ölümü düşünmeye başladığından beri

yavaşlamıştı…

Ağırlaşmıştı…

Ölüm varsa ve bitecekse herşey…

Herşeyin anlamı neydi…

•••

Bir bankta oturuyordu şimdi…

Kâinat meydanının tam ortasında yerini arıyor; durduğu yeri seyrediyordu…

“Ölüm var gülüm…”

“Ölüm var gülüm…”

“Ölüm var gülüm…”

Beyaz bir güvercin süzüldü başının üstüne

doğru…

Döndü durdu etrafında bir zaman…

Ve bankın bir ucuna kondu usulca…

Başını çevirdi o tarafa…

Göz göze geldiler…

•••

Nasip, bir talih kuşudur; sevin, dedi güvercin…

Ve hiç boş yok… Sorular biletidir bu talihin…

Bak bu dağlar…

Bu gökyüzü…

Yağmur ve kar… İnsan… İnsanlar… Yaşayanlar, yaşamış olanlar ve daha doğmamış olanlar…

Her birinin parmak izi farklı olan bu

on milyarlarca insan…

Sonra ben…

Ben bir garip güvercinim…

Sonra şu çiçekler…

Gece gördüğün rüyalar…

Gündüz gördüğün rüyalar…

Ve görmediğin rüyalar…

Sonra acılar ve hüzün ve mutluluk..

Ne varsa gördüğün, bildiğin, hissettiğin…

Ve aradığın…

Herşey…

Anlamını aradığın herşey…

O…

Yüce Yaratıcı…

“Ol…” dedi… Oldu…

“Ol…” dedi, oldu herşey…

“Öl…” dediği zaman öleceksin…

•••

Kanatlandı beyaz güvercin…

Kanatlarının altını gördü bir an, bembeyaz…

Göz göze geldiler süzülürken son bir kez…

Sanki “Artık üzülme” diyordu gözlerindeki

gizli tebessüm…

“Ölüm sonsuz bir başlangıçtır…”

•••

Mırıldanmaya başladı yine…

“Ölüm var gülüm…

Ol dedi Yaradan, oldu herşey…

Öl dediği zaman öleceğim…”

•••

Şimdi… Ona ‘derviş’ diyorlar…

Şimdi huzurlu bir sevinç içinde…

Aynı kalabalığın arasında…

Ve kenar mahallelerde bile cesur…

Sorularla dost…

•••

Ona ‘derviş’ diyorlar…

BİR İSTANBUL SABAHI


Hava serin... Ve sessiz, sakin...

Bir ihtiyar camiden çıkıyor elinde baston...

İstanbul saçlarını tarıyor herkes uyurken,

yeni bir gün için...

Orada bir çöpçü, sonbahar yapraklarını süpürüyor...

İşçi vapurunun manevrası köpürtüyor Kadıköy?ü...

. . .

Bir adam dikiliyor, iskelenin önünde, gazete bayiinin yanında, elinde simit...

Martılar çığlık çığlık ?merhaba?

diyor sabaha...

Çalar saatlerin sesi, çay kaşıklarına karışıyor...

Gece uykunun kolundan çekiştiriyor

şehri terketmek için...

Bir gün daha biniyor sırtına yorgun

İstanbul?un...

. . .

Yedi otuz işçilerin...

Sekiz otuz şeflerin...

Dokuz otuz müdürlerin saati...

Ve saat on sularında lüks arabaların arka sağ kapıları açılıyor...

 

. . .

Zil çalıyor sonra ikinci teneffüs için...

Bahçeye dökülen curcunanın ses dalgaları sokak sokak yayılıyor...

Bahçeye İstanbul?un yarınları çıkıyor...

Kornalar caddelerde, işportacılar meydanlarda, tren sesi, vapur sesi...

Bir ihtiyar abdest alıyor vakit varken....

Yeni Cami?nin şadırvanında...

Güvercinler seyrediyor...

. . .

Çamlıca?da bir delikanlı, sevdalı...

Boğaz rüzgârı okşuyor, içindeki yangını...

Kalbinin sesi İstanbul?u sallıyor...

İstanbul?da aşk, İstanbul gibi oluyor...

. . .

Vakit öğlene sarıyor...

Müezzin minarenin merdivenlerinde...

Günün ilk cenazesi konuyor musalla taşına...

Günün kimbilir kaçıncı bebeği doğuyor bir yerlerde...

İstanbul ?fatiha? okuyor...

İstanbul ?nazarlık? takıyor...

ANA SAYFA

Hayatın İçinden - Tabiat Eczanesi - Ayetlerin Işığında - Kitap Özetleri - Şiirler-Yazılar - Resimli Yazılar

                       Kıssadan Hisse - Risale-i Nur'dan Vecizeler - 86.400 Saniye - İlginç Konular - Niçin Müslüman Oldular - Dualar

Medya - Sorular - Psikoloji - Linkler - Düşünceler