(İstanbul’dan Gülseren Kumrular anlatıyor.)
Ve çıktı.
Ardından bakakaldım. Hıçkırıklar boğazıma düğümlenmişti. İçim heyecandan
kımıldayıp duruyordu. Birden ağladım. Sevinçten, şaşkınlıktan, mutluluktan ne
yapacağımı bilememekten ağladım.
O sırada sabah ezanları okunmaya başladı.
Ertesi gün, gün boyu
yaşlı adamı ve söylediklerini düşündüm. Aklımdan hiç çıkmıyordu. O rüya, yahut
gerçekten farkı olmayan rüya... O yaşlının söyledikleri... Kulaklarımda onun
yumuşak sözleri... 27. gece... Kırkbir bohça... Sakal-ı şerif... Sürekli bu
kelimeleri sayıklıyordum... Sayıkladıkça içimde müthiş bir genişleme... huzur...
Allahım... madem ki emir gelmişti... Bohçayı dikmeliydim.
Rüyamı kimseye anlatmıyordum. Annemden duymuştum, güzel rüyalar anlatılmaz
derdi. Ben de böylesine güzel rüyayı anlatmak istemiyordum. İçimde sır gibi
saklıyordum.
Kırkbir bohçayı yapmak için paraya ihtiyacım vardı. Borç bulmalıydım. İlk olarak
aklıma müdürüm geldi. Şimdiye kadar kimseden borç isteyemediğim için öylesine
zor geliyordu ki bana... Ama istemeliydim... Kırkbir bohça için bu fedakarlığı
yapmalıydım.
İşyerinde müdürün kapısını çaldım, çekingen ve ürkek.
İçeri girdim.
Elim ayağım dolaşarak borç istedim.
Müdür, hiç tereddüt etmeden hemen cüzdanını çıkardı ve gülümseyerek çıkarttı
istediğim parayı.
Parayı alarak süklüm püklüm yanımdan ayrıldım. Kendimi dışarı attım. Soluk
soluğa avucumdaki paraya baktım.
Utancımdan Müdür Bey’den fazla para isteyememiştim. Bu paranın kırkbir bohçalık
kumaşı almama yeteceğini sanmıyordum ama olsundu. Borç da olsa elimde para
vardı. Bu parayla kumaş alacak ve yaşlı adamın dediği kırkbir bohçayı
dikecektim.
Müdür Bey’den para alınca doğruca çarşıya gittim. Manifaturacılara uğradım.
Bir an içimde tereddüt belirdi. Bir ses içimde ne yapıyorsun Gülseren diyordu...
İnsan bir rüyaya göre hareket eder mi? Ya boşuna dikersen... O an içimden hemen
salavat getirdim. Ve bütün evhamlar gitti. Annemin anlattığı karıncayı
hatırladım hemen... o, Kabe’ye gitmek isteyen karıncayı... Bohçayı almaya gelen
olmasa da gönlümdeki niyet önemli değil miydi?..
Manifaturacıya tarif ettim, arta kalan kumaş parçalarından aldım. Kumaş
parçalarını alıp ayrıldığımda iftar vakti yaklaşmak üzereydi. Müdürden aldığım
50 bin lirayı kumaşa vermiş, yine parasız kalmıştım. Eve bir şey alamıyordum.
Yanımda sadece ekmek parası vardı... Hani orucun verdiği açlıkla içim gidiyordu
çeşit çeşit yiyeceklere... Olsun diyordum... Sabır, diyordum kendi kendime...
Sabır...
Evime geldim. İftar yaklaşıyordu, sofra kurmak için mutfağa gittim. Ekmek ve
yumurtayla iftar açmayı düşünüyordum.
Az sonra top atıldı, akşam ezanları okundu. İftarımı yaparken gözümün önünde
duran kumaşlara bakıyordum. Sanki onlara baktıkça doyuyor, sanki bal kaymak
yiyordum. Onların renklerine dalıyordum, ileride bohça olacaklarını hayal
ediyordum.
İftardan sonra hemen abdest aldım, akşam namazını kıldım, kumaşları önüme
koydum.:
“Allahım, beni mahcup etme...” dedim ve besmeleyle başladım işime. Kırkbir
bohçayı dikmeye başlamadan önce dua ettim, peygamberimize salavat getirdim...
Önce aldığım bütün kumaşları güzelce yıkadım. Sonra bir güzel ütüledim.
Makasımla kesmeye başladım.
Hayatımın en zevkli işiydi bu. Sanat okulundan mezun olduğum günden bu yana
yüzlerce elbise dikmiştim. Arkadaşlarım ellerimin marifetli olduğunu söylüyordu.
Ama, o gece kırkbir bohçayı dikerken duyduğum mutluluğu ve huzuru hiç
yaşamamıştım. Allahım, nasıl tasvir edebilirim o hislerimi... Ben, peygamberimin
hatırasına, bir kumaş dikiyordum... Ağlamak geliyordu içimden... Ağlamak...
Sakal-ı şerif ziyaretlerine çok gitmiştim. Kırkbir bohçayı görmüştüm. Nasıl
olacağını biliyordum. Bunun için kumaşları on santimlik, yirmi santimlik, elli
santimlik parçalar halinde kesiyordum.
Sahur vaktine kadar çalıştım.
Gözlerim uykudan düşmüş, başım ağrımaya başlamıştı. Bu halde işimin başında
uyuya kalmıştım.
Uyandığımda sabah ezanları okunuyordu.
Bohça giderek oluşuyordu. Giderek güzelleşiyordu. Giderek içimi coşku sarıyordu.
Ama aldığım kumaşlar yetmedi. Böyle yarım bırakamazdım. Biraz daha borç
bulmalıydım. Ama kimden?
İş yerindeki samimi bir arkadaşım aklıma geldi. Bir kenara çekip borç istedim.
Hemen verdi.
Aldığım elli bin lira ile yine manifaturacıların yolunu tuttum. Rengarenk kumaş
parçalarından seçtim. Heyecan içinde evime geldim.
O sıralar hiçbir şeyi görmüyor, duymuyordum. Aklım işimdeydi. Düşüncem kırkbir
bohçanın tamamlanmasıydı. O yaşlı adamın dediğini yapmak...
Hayatımda bu kadar heyecan duyduğumu hatırlamıyordum.
Üç gün boyunca geç vakitlere kadar büyük bir titizlikle çalıştım ve kırkbir
bohçayı tamamladım.
O an muzaffer bir komutan gibiydim. Gökyüzünün en yüksek katına çıkmış gibiydim.
Kuşlar gibi uçuyordum sanki.
Sonra yaptığım bohçayı masanın üzerine bıraktım; uzun uzun baktım. Yaptığım işi
beğenmiştim. Güzel olmuştu.
Dünyanın en büyük harikasını izler gibi bakıyordum ona. Bundan sonra...
Bekleyecektim. Rüyamdaki yaşlı adamın dediği 26. günü... Öyle demişti ya... 26.
gün bohça benden alınacaktı...
Bekledim... Günler geçti... Ramazan ayının son haftasına girmiştik... Bekledim. 26. gün... O gün gelecek ve alınacaktı evimden... Allahım, o kadar inanmıştım ki buna... İçimde zerrece kuşku yoktu.
Ve ramazan ayının 26.
günü de geldi. O günkü heyecanımı anlatmak mümkün değil. Çarşı pazarda bayram
hazırlığı vardı. Bayram gelecek diye yüzler gülüyordu.
Teravih namazlarında “elveda ya şehr-i ramazan” ilahileri okunuyordu.
Teravih namazından sonra evime geldim.
Akşam olmuştu.
Soğuk bir geceydi.
Sobayı yaktım. Odanın ısınmasını bekledim. Odanın içinde dönüp durdum. Bir gün
boyunca gelen olmamıştı.
Bohça masamın üzerinde duruyordu. Uzaktan kocaman bir gülü andırıyordu.
Durup ona bakıyordum. Gözlerimi renginden biçiminden ayıramıyordum.
26. gün bitmek üzereydi. Ne gelen vardı ne soran... içime kuşku düştü. Ya kimse
gelmezse... ya gördüklerim bir hayalden ibaretse...
kuşkularımın artıp zihnimi istila ettiği sırada telefon çaldı. Arayan Tekirdağ
Hayrabolu’da oturan erkek kardeşimdi.
Hayrabolu müftülüğünde görevli olan kardeşim önce hal hatırımı sordu.
Sonra:
“Abla... bir ricam var senden...” dedi.
“Buyur kardeşim...”
“Zamanın var mı?”
“Ne için sordun?..”
“Dikim işi için...”
“Hayrola?”
“Bir bohça diktirecektim de...”
Ürperdim.
“Bohça mı?”
“Kırkbir bohça... Peygamber efendimizin sakal-ı şerifi için...”
Heyecandan yutkundum, yutkundum... Konuşamadım.
Anlattı:
“Kadir gecesi günü sakal-ı şerif gösterilecek burada... Bütün Hayrabolu sakal-ı
şerifi görüp dua edecek... Amma ve lakin, sakal-ı şerifin bohçası o kadar
eskimiş ki... İyice çürümüş. Müftü şaşkın durumda... Yarın kadir gecesi
biliyorsun... Bohça yok... Ne yapacağımızı şaşırdık. Benim aklıma sen geldin...
Müftüye senden bahsettim. Sanat okulu mezunu olduğundan, elinin çabukluğundan ve
maharetli olduğundan falan söz ettim. Rica etti... Aman, bize bohça diksin diye
yalvarıyor. Ne dersin abla, bize yarına kadar bir bohça dikebilir misin?”
Sustum, hala yutkunuyordum, konuşamıyordum...
“Abla...” diyordu telefondaki ses. Sanki duymuyordum.
“Abla cevap versene... Dikebilir misin?”
Hıçkırıklar boğazımda düğümlenmişti.
Birden boşaldım, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Kardeşim hala soruyordu.
“Abla... Abla... Niye ağlıyorsun? N’oldu?”
Cevap veremiyor, ağlıyordum.
“Abla söylesene, niye ağlıyorsun?”
“Kardeşim...” dedim, “...Bohça hazır...”
Kardeşim şaşırdı:
“Ne diyorsun... Hazır mı?”
“Hazır ve bekliyor.” dedim.
O da sustu.
Anlattım.
Yutkuna yutkuna, gördüğüm rüyayı anlattım. Rüyama göre, bohçayı hazır ettiğimi
söyledim. O da etkilendi. Benimle birlikte o da ağlamaya başladı.
Ertesi gün, kırkbir bohçayı Hayrabolu’ya giden bir otobüsle gönderdim.
Ve kadir gecesi, mübarek sakal-ı şerif, salavat ve dualarla diktiğim kırkbir
bohçaya sarılmış.
Müftü Bey, önce beni ve gördüğüm rüyayı anlatmış cemaate... Sonra bohçanın
hikayesini... Bütün cemaat heyecanlanmış... O gece, benim adıma hatim
indirmişler, o gece, mübarek sakal-ı şerife bakan ağlamış. O zamana kadar
Hayrabolu camisi görülmedik şekilde ziyaretçi akınına uğramış... Cemaat
hıçkırıklar içinde salavat getirmiş.
Kardeşim telefonla anlattı... Yaptığım kırkbir bohça ise, bir gülü
andırıyormuş...
O mübarek kadir gecesi, Hayrabolu’da, sakal-ı şerif, diktiğim kırkbir bohça
içinde insanlara gösterilirken, gökyüzünden kar yağıyordu. Ve ben, pencere
kenarında gözyaşları içinde kar yağışını seyrediyordum.
Sanki her kar tanesi salavat getiriyordu.
Öyle hissettim, öyle etkilendim ve öylesine ağladım...
“Allahümme salli ala seyyidina Muhammed” dedim.
SIR KAPISI
ÜÇÜNCÜ KİTAP
Mehmet Uyar
Hayatın İçinden - Tabiat Eczanesi - Ayetlerin Işığında - Kitap Özetleri - Şiirler -Yazılar - Resimli Yazılar
Kıssadan Hisse - Risale-i Nur'dan Vecizeler - 86.400 Saniye - İlginç Konular - Niçin Müslüman Oldular - Dualar
Medya - Sorular - Psikoloji - Linkler - Düşünceler