
Metin
Karabaşoğlu
Bizi bizden ayıran duvarın öte tarafında
yaşamış yürekli bir insanın eliyle bir şiire taşınmış bir sözdü. İlk kez,
‘bizi ayıran duvar’ın bu tarafında olması pekâlâ mümkünken ne yazık ki duvarın
öte tarafına düşmüş bir insanın yorumuyla duymuştum. Sözün ezgiye dönüştüğü
dönemde, kimileri, şaire veya yorumcuya bakıp ‘ucuz solculuk’ diye
yaftalamışlardı belki. Ama hayır, hiç de ‘ucuz’ bir söz değildi, ‘solculuk’
falan diye de gözardı edilemezdi. Bu sözün, hangi niyetle söylenmiş olursa
olsun, vicdanlarda ve kalblerde kesinlikle iz bırakan dolu bir söz olduğunu
kendimden biliyordum:
“Çocuklar öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler”
Çocuk ve ölüm, hele ‘öldürülme’ suretinde ölüm, beraberce düşünmeye hiçbir
vicdanın razı olmadığı birşeydi. Çocuk ve şeker ise, biri anıldığında
diğerinin hemencecik akla geldiği bir ikiliydi neredeyse. Ama şu ‘topyekûn
savaş’lar çağında, savaşların en birinci mağdurları, savaşla doğrudan alâkası
olmayan masum ve korunmasız çocuklardı. O yüzden, çocuklar öldürülmesin
isteyen her vicdan, barışı da isteme durumundaydı. Öte yandan, yine şu zaman,
dünya üzerinde gelir adaletsizliğinin gerek ülkeler arasında, gerek her ülke
içinde en uç noktaya tırmandığı bir zamandı. Şu zamanda, bir tarafta zarı
alınmış cevizle beslenen, özel veterineri bulunan sosyete köpekleri
bulunurken, öte tarafta diline şeker değmemiş, açlık ve ilaçsızlıktan dolayı
ölümle yüz yüze gelmiş çocuklar vardı. Bunlar, elbette şu zamanın ayıbıydı.
Bu tablonun beni üzmediğini söylemem imkânsızdı. Bilakis, nerede bir savaş
sözkonusu olsa, aklıma ilk gelen çocuklar olur; o küçücük masumları ya öldüren
ya ihtiyarlatan savaş şartlarının hayaliyle dahi yüreğim burkulurdu. Gelir
adaletsizliği ile gelen bir fakirliğin çocuklar üzerindeki izlerini görmem
için ise, hayal gücümü kullanmam bile gerekmiyordu.
Bununla birlikte, şu zamanın hiçbir çocuğunun haricinde kalmadığı bir büyük
tehlike daha vardı ki, beni en çok sarsan, yüreğimi en ziyade inciten şey
buydu. Modern zamanların çocukları birer ‘kurban’a dönüştüren şartlarının ta
kendisiydi bu; ahir zaman ortamının ta kendisiydi. Çocukları kâinattan
koparan, betona mahkûm eden, ya anadan ya babadan ya her ikisinden mahrum
eden, tüketim kölesi kılan bir süreç vardı; üstelik, bin türlü kafa
karıştırıcı düşünce, binbir türlü şeytanî kandırmaca buna eşlik etmedeydi.
Böylesi bir ortamda beni asıl düşündüren, işlenen ama önlenmesi herşeye rağmen
mümkün manevî cinayetlerdi. Fıtrat üzere doğuyordu çocuklar; cennete lâyık bir
istidatla doğuyorlardı. Ama hayat yollarında fıtrat üzere büyüyüp fıtrat dini
üzere ölmelerini engelleyen tuzakların en fazlası şu zamanda vardı. İnsanî
endişeler yüklü ilgili dizeleri, senelerdir
“Çocuklar öldürülmesin
Cennete girebilsinler”
diye mırıldanıyorsam, sebebi buydu.
Ne zaman bir çocuk yüzünü seyretsem, bu lekesiz yüzlerin ruhuma yaydığı
tebessüme keskin bir hüznün eşlik etmesine engel olamayışım da bundandı.
Eşimle birlikte meselâ bir çocuk parkında kendi çocuklarımız dahil onlarca
çocuğu izlerken bütün bu çocukların geleceği üzerine endişeler dillendirmemiz,
yine bu noktadandı. Şu an yüzünde taşıdığı saflık, temizlik ve masumiyetle
bize cenneti anımsatan şu çocukların kaçta kaçı hep öyle temiz kalacak, kaçta
kaçı bir ara sürçmüş olsa bile tekrar çizgisini doğrultmayı başaracaktı?
Şurada kumda oynayan çocuk, günün birinde bir günahın çekim alanında
hissettiğinde kendini, çekip çıkabilecek miydi oradan? Kaydıraktan kaymakta
olan şu çocuğun ağzından günün birinde inkâr kelimeleri mi, iman kelimeleri mi
çıkacaktı? Dört yaşında gösteren şu erkek çocuğu, günü geldiğinde, gözlerini
haramdan korumayı başarabilecek miydi? Yanındaki şu küçük kız, büyüdüğünde,
haram bakışları üzerine çeken bir görüntüden kendini uzak tutabilecek miydi?
Fıtratı geliştiren yolların daraldığı, günaha çağıran yolların ise
olabildiğine açıldığı bir çağda, bu soruların benim gibi iyimser ve ümitvar
insanların dahi aklına gelmesi elbette kaçınılmazdı.
Maamafih, biliyordum: Bunlar, ‘olması muhakkak’ şeyler değil, ‘olması
muhtemel’ şeylerdi. Tam aksi yönde hayallerim de, herşeye rağmen, vardı. O
yüzden, hangi ortamın çocuğu olursa olsun, her çocuk için, tertemiz kalacağı
veya er ya da geç istikameti bulacağı yönünde bir ümidim, bir beklentim, bir
duam vardı. Yetiştiği ortamın her türlü karamsarlığı mümkün kılan çehresine
mukabil ateşler içinde olup yanmayan, kendi yanmadığı gibi sittin sene o
ateşler içinde yaralanan anne babasının da hidayetine vesile olan çocuklar
biliyordum meselâ.
Sözün kısası, ne büsbütün karamsar olmanın mümkün, ne tam bir iyimserliğin
doğru olduğu bir zamandaydık. Şerre ulaşan yolların genişlediği, hayra ulaşan
yolların ise daraltılmış olmakla birlikte derinleşmesinin engellenemediği bir
vasatta, en müttaki bir insanın çocuğunun müttaki olması garanti olmadığı
gibi, bir diğer çocuk için, doğup büyüdüğü lâdinî ortama bakıp istikbaline
dair mutlak ve karamsar hükümlerde bulunmak da imkânsızdı.
Ortada olan, şu yalın vâkıaydı: Şu masum yüzler, alnında ‘secde izleri’ni
taşır bir aydınlıkla tanışabildiği gibi, günahın ve inkârın kiri pası ile
kararmaya da yüz tutabilirdi. İkisi de muhtemeldi. Dahası, köpeklerin serbest
kalıp taşların bağlandığı ahir zamanın ortamında ikincisi kuvvetle muhtemel
olduğu için, çocuklar için özel bir dikkat, rikkat, itina ve gayret
gerekmekteydi.
Bu dikkat ve rikkatten uzak olmayan insanlar görüyordum. Bu durumdaki
insanların sayıca ondalık rakamlara asla sığdırılmayacak kadar çok olduğunu da
biliyordum. Nice anne-baba, sapasağlam bir çıkış, mü’minâne bir gelecek
arzuluyordu çocukları için. Bunu biliyordum.
Ne ki, “Saldım çayıra, medya kayıra” rahatlığı içinde olan ebeveynler de
biliyordum. Ne yazık ki, kuzuyu kurda teslim eden, üstelik bunu kuzuyu kurttan
kurtardığı düşüncesiyle yapan zavallıların varlığından da haberdardım.
Sorgulamaktan aciz olduğu eğri hayat çizgisine çocuğunu da ortak etmeye azimli
niceleri de vardı ne yazık ki.
Ve bir de, ortadakiler vardı. Sorunu gören, çözüm bulamayan; durumun farkında
olan ama öylece kalakalmış anne-babalar vardı. Sanırım, sayıca en fazla
olanlar, işte bunlardı.
Üçüncü grubu tanıyor, anlıyordum. Bir büyük insanın ‘mütehayyirler’ diye tarif
ettiği, ‘eşiktekiler’ tabirinin de kendileri için uygun düştüğünü düşündüğüm
bu insanlar, yanlışı inadına tatbike kalkışacak bir ruh ikliminden uzak,
vicdanları açık ve uyanık, ama kalbleri ve akılları bir derece darbelenip
sersemlemiş, ama son tahlilde yürekleri doğru olana asla kapanmamış
insanlardı.
İkinci grubu ise, ruh hâlini anlasam da, anlayışla karşılamam mümkün değildi.
İçlerinde, günün birinde hakikatı teslim edebilme yeteneği saklı ve mert, ama
bugün hakikate karşı akılalmaz derecede sert kişiler de vardı belki; ama
onlardan da fazla, adını meselâ ‘Özgür’ koyduğu çocuğunun kendi özgür
tercihiyle Rabbinin yolunu yol edinmesine asla tahammül edemeyip elinden gelen
her türlü engeli ardlarına koymayanlar... Böylesi örneklerle nerede
karşılaşsam, kalbleri inadına kapalı değilse kendileri için, ama özellikle
çocukları için hidayet duaları dökülürdü dilimden.
Birinci gruba gelince; oradaki hamiyeti takdir etmemek, “Ey iman edenler!
Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz” Kur’ânî emri karşısında titriyor
olmalarını beğenmemek, Hz. Peygamberin(a.s.m.) bizi ailemizden ‘sorumlu’ tutan
sözlerini dikkate alıyor olmalarını eleştirmek mümkün değildi. Onları seviyor,
endişelerinde haklı buluyor, aman öyle olmasın niyetlerini ve bu niyetle
sergiledikleri gayretleri takdir ediyordum.
Ama, bütün bunlar, orada da yanlış giden birşeyler olduğunu farketmemin, hele
hele, farkettiğim halde gözardı etmemin engeli değildi de.
Yanlış giden şeylerin başında gelen şey, geçen ayın kapak yazısında sözünü
ettiğimiz ‘gizli determinizm’in çocuk terbiyesine bakan veçhesiydi. Ahir zaman
şartlarına bakan bir mü’minin ‘çocuklarımız kötü olabilir’ endişesi taşıyıp bu
ihtimali bertaraf etme gayretine girmesi, anlayışla karşılamaktan öte,
alkışlanması gereken bir durumdu. Ama, ‘olabilir’i ‘olacak’ gibi algılayıp,
‘çocuklarımız kötü olacak’ tehevvürüne kapılmanın da makul bir tarafı yoktu.
Yalnızca haricî şartlara kilitlenmiş bir nazarın düştüğü en ciddi zaaf, dahilî
donanımların öneminden sarf-ı nazar edişiydi. Dışarıdaki fetrete
kilitlenmişlik, içerideki fıtratın açık kapılarını nazarlardan gizliyordu.
“Bu şartlar altında çocuklarımız muhakkak kötü olur” gizli determinizmi ile
gelişen bir tehevvürün yol açtığı en büyük tehlike ise, imanî bir terbiyenin
dengesiz bir biçimde, ucu aşırılığa açık bir surette, baskıyla ve zorla
tatbikiydi. Çocuklar kötü olmasın endişesiyle gelen dayatmacı yaklaşımların ta
kendisinin, çocukları kötü olmaya ittiğini söylememi mümkün kılan tecrübelerim
vardı.
Evet, dışarıda kurtlar vardı, ‘saldım çayıra’ rahatlığına sığınılamazdı. Ama,
içeride çocuğu sıkboğaz etmenin de, onu—kurtların dolaştığına
aldırmaksızın—dışarıyı özler hâle getirme gibi feci bir riski vardı.
Gördüğüm kadarıyla, bütün bu hercümerc içinde en ziyade gözardı ettiğimiz şey,
meseleye nereden baktığımızdı. Dikkat edilirse, ‘çocuklar’a dair hemen her
konuşma veya yazının konusu, ‘çocuk olma’ya dair değil, ‘çocuk yetiştirme’ye
dairdi. Hemen hepsinde, büyükler açısından bir bakış ve büyükler için öneriler
vardı. Büsbütün haksız da sayılmazlardı; çünkü, ahir zamanda çocuk sahibi
olmak; ahir zamanda anne, ahir zamanda baba, ahir zamanda ebeveyn olmak
gerçekten zordu. Ama, unutulan, ahir zamanda çocuk olmanın, ahir zamanda
ebeveyn olmaktan daha zor olduğuydu.
Meseleye yalnızca ebeveyn açısından bakan yaklaşımlarda, anne-baba ‘özne’ iken
çocuğun ise ‘nesne’ olarak algılanması gibi ciddi bir sakatlık vardı.
Hayır, bir ‘nesne’ değildi çocuk. Bir ‘özne’ydi o da. Her çocuk, Ehad olan
Zât-ı Zülcelâl’in kendine mahsus bir kişilikle yarattığı ‘özel’ biriydi.
Küçüktü, ama küçümsenemez, nesneleştirilemezdi. Çocukların en olumlu tepkileri
kendisini ‘çocuk yerine’ koymayan, ona bir büyük insanla muhatap oluyormuş
gibi muhatap olan, onu ciddiye alan ve ciddiyetle anlayıp dinlemeye çalışan
insanlara veriyor olması anlamlı değil miydi? Onu bir nesne gibi gören, eğip
bükmeye, bir hamur gibi yoğurup biçimlendirmeye çalışan yaklaşımlara açık veya
gizli bir muhalefet taşıyordu çocuk; tepkisini ya şimdiden ya günün birinde
muhakkak gösteriyordu. Birçok çocuğun fırsat bulduğunda anne-babasının
dayattığı tarzın zıddını seçmesi manidardı. Birçok lâdinî insanın çocukları
imanî bir hayata yelken açıyor iken, birçok dindar insanın çocuklarının
anneleri ve babaları ile aynı yolun yolcusu olmayışı bir vâkıaydı. Bir âlemdi
her çocuk; çocuk olarak dahi bir kişiliği, bir ‘özel’liği, bir ‘özne’liği
vardı. Onu bir başkasının kopyası yapmaya yönelik her çabaya—bu ‘başkası’
velev ki kendi anne babası olsun—tepki vermesi ihtimal ki bundandı.
Dolayısıyla, her zamanın çocuğuna olduğu kadar, ahir zaman çocuğuna doğru
düzgün bir muhatabiyetin vazgeçilmez lâzımı, çocukla ilişkimizi insan-eşya
düzleminden çıkarıp insan-insan düzlemine oturtmaktı.
Bu ise, insan-insan ilişkilerinde hep yapılması gereken birşeyi bu noktada da
uygulamayı gerektiriyordu: empati.
Sahi, kendimizi çocuğumuz yerine koysak, onlara karşı verdiğimiz tepkiler
değişime uğramaz, en azından bir daha masaya yatırılmaz mıydı?
Meselâ tüketim sözkonusu olduğunda, çocuklar birer ‘truva atı’ mı, yoksa birer
kurban mı idiler acaba? Ambalaj renginden reklam filmine, her açıdan çocuğu
hedef alan binlerce çeşit ürün ortasında onların yaşadığı, nasıl bir duyguydu
meselâ? “Bizim çocukluğumuzda...” muhabbeti, tam da bu noktada, gerçekten
isabetli miydi? Bizim şu kadar sene bir plastik kamyonla idare etmişliğimiz,
çocuğumuzun sokak başındaki oyuncak dükkanının vitrinindeki arabaların sürekli
yenilendiği hesaba katılırsa, çocuğumuz için gerçekten emsal teşkil eder
miydi? Doğru, bir çubuk krakere, bir kremalı bisküviye, bir bonbon şekere ‘fit
olur’duk bizler çocukken; ama o kadarı vardı da ondan. Onlarca çeşit, yüzlerce
çeşit bisküvi, binlerce çeşit şekerleme yolda, beride, TV’lerde,
billboard’larda, dağıtımcı kamyonlarında, kuruyemiş dükkanlarının önünde, ama
özellikle de okuldaki veya sınıftaki bir arkadaşlarının elinde olduktan sonra,
ne yapabilirdi çocuk?
Bizim çocukluğumuzda bir mahalle dolusu çocuğun eline geçmeyen oyuncak şimdi
bir çocuğa alınıyordu, doğru. Bizim çocukluğumuzda bir plastik bebekle idare
eden kız çocukları, şimdi bırakın başka bebekleri, kırk türlü Barbie bebeğin
sırasını dizmekle meşguldü, o da doğru. Bizim bütün bir çocukluk dönemimizde
yediğimiz şekerlemeden fazlasını şimdinin çocukları belki bir senede
bitiriyordu, bu da doğru.
Ama, olaya sadece bu yönüyle baktığımız sürece, çocuğumuzla empati kuramaz,
onu anlayamaz, tüketim noktasında ona dikkatli ama aynı zamanda şefkatli bir
yaklaşımla yaklaşamazdık.
Bir de şunu düşünmemiz gerekiyordu oysa: Bizim çocukluğumuzda bir mahalle
dolusu çocuğun gördüğü oyuncak toplamından fazlasını şimdi tek bir çocuk
görüyor değil miydi? Bizim bütün bir çocukluk dönemimizde gördüğümüz
reklamlardan daha fazlasına, şimdinin çocukları değil bir sene, belki bir
ayda, belki de bir haftada maruz kalıyor değil miydi? Çocukluk yıllarında
radyodan duyduğu; biri “Önce güneş, hava, su” diye, öteki “Bir bilmecem var
çocuklar” diye başlayan iki reklam metni zihinlerine o günden bugüne iki marka
olarak kazınmış biz bugünün ebeveynleri, kendi hâlimize bakıp, çocuklarımızın
nasıl bir reklam cinayetinin mağduru olduğunu görmeli değil miydik?
“Çok şey istiyor”du çocuklarımız, evet; ama, bir açıdan, ‘ellerinde değil’di
bu. Onlar, kahrolası kapitalizmin onları ‘tüketim makinesi’ yapmaya azimli
reklam adlı tuzağının bir numaralı kurbanlarıydı. Okyanus kadar genişletilmiş
bir sahte ‘ihtiyaç’ ortamında bizatihî edindikleri şeyler, bizim çocukluğumuza
kıyasla bir denizi andırsa da, reklamı edilen veya vitrinlenen metalara
nisbetle neredeyse bir damla mesabesindeydi. Bu kadar feci bir tüketim
gayyasında o küçücük ruhlar ne darbeler alıyordu kimbilir!
Kaldı ki, bu sonu gelmez tüketim çarkı, ahir zamanda çocuk olmayı zorlaştıran
unsurlardan yalnızca biriydi. Ahir zamanın çocuklarının büyük kısmı, öte
yandan, kâinattan büyük ölçüde kopmuş haldeydiler. Ahir zaman insanlarının
büyük kısmı şehirlerde yaşıyordu; ve şehirler, bir sevgili arkadaşımın
dikkatimi çektiği üzere, çocuklar düşünülmeden oluşturulmuş mekânlardı. Beton
ve taş yığını, gürültülü, güneşsiz diyarlardı onlar; çoğu şehirde, çocuğun
toprakla tanışabildiği yer parklardı ancak; onlar da, o kadar fazla
değildiler. Şehir hayatının çocuğu kâinatla ancak televizyon üzerinden
kuruyordu temasını; yoksa, pek çoğunun eli yeni doğmuş bir kuzuya asla
değmemişti ve değmeyecekti; yumurtadan yeni çıkmış bir civcivi okşamamıştı ve
okşayamayacaktı; bir yavru tayı annesinin yalayıp temizleyişini görmemişti ve
göremeyecekti; bir meyveyi dalından koparıp yiyememişti ve yiyemeyecekti. Öyle
ki, şehirlerde, belki hayatında tek bir gün dahi güneşin doğuşunu
seyredememiş, bir kez olsun babasıyla sırt üstü yere yatıp gökteki yıldızları
seyredememiş çocuklar vardı.
Çocuklarımızın o hep darlanıp dertlendiğimiz oyuncak talepleri, biraz da
bununla ilgili değil miydi? Onların içinde oynayabildikleri bahçeleri, bu
bahçeyi beraberce paylaştıkları kedileri, civcivleri, kuzuları var mıydı ki?
Bunlardan geçelim; şu zamanın çoğu çocuğu yarım metrekarelik bir kuru toprağa
hasretlik çeker durumdaydı.
Haydi bunları da geçelim; bu zamanda nice çocuk, kutu gibi apartman
dairelerinde yaşamaya bir şartla gene de razıydı; ama, birçoğu o bir şartın da
mahrumuydu. Aile evden gidiyor olduğundan, o daracık evlerde de yalnızdı
çocuklar. Geniş aile ortamları çökmüş, komşuluklar da aşınmaya uğradığından
çocuk yalnız kendi evleriyle yetinme durumunda kalmış, ama birçoğu evde
babayı, hatta anneyi de bulamamaya başlamıştı. Bir yanda çalışan anneler
gerçeği, öte yanda boşanma oranında yaşanan artış, dile gelseler, çocukların
haklarında çok şey söyleyeceği hadiselerdi.
Durum böyle olunca, çocuğun, tüketimle avutulup televizyonla oyalanması riski
bir kat daha artmaktaydı.
İş ortamının gerginlik, yorgunluk ve stresini istemese bile eve taşıyan
babaların, annelerin gerginliği; bir de, cinselliğin bu derece sergilendiği
bir zamanın insanları olmanın büyüklerde yol açtığı hırçınlığın dışavurumları
hesaba katılırsa, ahir zamanda çocuk olmanın ne menem birşey olduğu biraz daha
anlaşılırdı. Çocuklar, yazık ki, ilk fırsatta hırpalanan, hakarete uğrayan,
başkalarının sebep olduğu öfkenin bir şekilde kendilerinden çıkarıldığı
masumlardı. Bir arkadaşımız yapsa vereceği tepkiyi de hesaba katarak farklı
şekilde mukabele edeceğimiz bir fiili, kendi çocuğumuz işlediğinde kızıp
bağırmamız, köpürmemiz, hatta sinirlerimiz üzerindeki hâkimiyetimiz iyice
azalmışsa o masumları dövmeye yeltenmemiz ayıptı, haksızlıktı, vicdana
sığmazdı, ama vâkıaydı.
***
Ahir zamanda çocuk olmanın zorluğuna dair, ilk elde akla gelen manzaralardı
bunlar. Ama, ne yazık ki, iş bunlarla bitmiyordu. ‘Savaşın çocukları’ndan
‘çocuk işçiler’e, ‘Afrika’da açlıktan ölen çocuklar’dan ABD’de tüketime
doymayan çocuklara.. dünyanın her yerinde çocukların maddeten uğradığı
yıkımların her biri, altı deşildiğinde, insanın yüreğini burkan sonuçlar
sergiliyordu. Çocukların uğradığı her türden tacize dair rakamlar, apayrı bir
yürek acısıydı. Yanlışı bulmanın kolay, doğruya ulaşmanın zor olduğu—okuldan
internete, televizyondan sokağa—her türlü bilgilenme kanalı, ayrı bir meseleyi
işaretliyordu.
Ve moderniteyle birlikte çevremizi saran bütün bu unsurlar dile geldiğinde,
“Ne yapmalı peki?” sorusu, bir kez daha geliyordu zihinlere.
Şahsen, böyle bir soruya verilecek genelgeçer bir cevaba sahip değilim. Ama,
bildiğim birşey var. Çocuk için anne-baba, “Dünya bir yana, onlar bir yana”
diyecekleri kadar değerlidir. O yüzden, çözüm bizatihî anne-babaların
elindedir. Bana göre, düğümü teoriler veya aklî çıkarımlar değil, evin çocuğa
sunabildiği ilgi, şefkat ve sevgi çözecektir.
Hayatın İçinden - Tabiat Eczanesi - Ayetlerin Işığında - Kitap Özetleri - Şiirler-Yazılar - Resimli Yazılar
Kıssadan Hisse - Risale-i Nur'dan Vecizeler - 86.400 Saniye - İlginç Konular - Niçin Müslüman Oldular - Dualar
Medya - Sorular - Psikoloji - Linkler - Düşünceler